Deniz Göktaş ne yaptı?
D

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

Bir toplum, insanına, kendi kendini aşma olanağını vermese, bir takım toplum sorunlarını değerlendirme olanakları vermese o toplumdan fazla bir şey beklememek lazımdır. O zaman o toplumda, küçük zümreler, hatta şahıslar hareket edebilir; o toplum adına onlar konuşur… Okullar açabilirsiniz, ama insanları memur olarak, sadık kadı olarak yetiştirmek yerine, kendi toplumlarını ıslah edebilme kabiliyetlerini kazanmaları için çalışabilirseniz, o zaman bir hedefe varmış olursunuz.” (Tarık Zafer Tunaya’nın, 1984’teki Uluslararası Mithat Paşa Semineri’ndeki konuşmasından.)

Komedyen Deniz Göktaş, Ölü Deniz adlı gösterisindeki bazı ifadeleri gerekçe gösterilerek tutuklandı.

Göktaş’ın gösterisi YouTube’da yayınlandı, kısa sürede çok seyredildi, yaşamımızın parçası haline gelen hedef göstermeler başladı, havaalanında gözaltına alındı, tutuklama talep edildi, hâkim karşısına çıktı, şakaları hakkında sorular yöneltildi, o soruları gayet güzel yanıtladı, yine de tutuklandı, tutuklamaya tepki gösterenler ve çok sevinenler oldu. Sevinenler, ileri demokratlar.

Bu yazıyı okuyacak Diken müdavimlerinin muhtemelen tümü, Göktaş’ın ifadeleri nedeniyle tutuklanmasına karşıdır ve ona yapılanın ifade özgürlüğünün ihlali olduğunu düşünüyordur. Haklılar.

Ola ki yazıyla karşılaşacak iktidar yanlılarının ise, yine muhtemelen tümü, Göktaş’ın başına geleni fazlasıyla hak ettiğini, hiç kimsenin kendi değerleriyle ilgili şaka yapamayacağını ve bu satırların yazarının zaten yoldan çıkmış biri olduğunu düşünecektir.

İkinci kümedekilerin bir kısmı, yazılana ve söylenene küfür-hakaret dışında bir tepki vermiyor artık. Muhalif bellediklerine hakaret etmenin bedeli olmadığını biliyorlar. Nitekim, ‘millet’ derken kendilerini, ‘değer’ derken kendi dünyalarını, ‘hassasiyet’ derken kendi zihniyetlerini kastediyor, muhalifleri ise ağa-maraba ilişkisinde marabalık makamına uygun buluyorlar.

Bir kısmı ise, okumuş olanları, genellikle ‘dünyanın neresinde’ ya da ‘dünyanın hiçbir yerinde’ sözleriyle başlayan argümanlarını ifade özgürlüğünün yok edilmesi için sergiledikleri gayretkeşlikteki haklılıklarına delil olarak sunuyor. Söz konusu kategoriye yanıt vermek anayasa-hukuk söylevine başlamayı gerektirdiğinden ve hiçbir satırımın onlara hiçbir şey ifade etmeyeceğini bildiğimden, yalnızca bir yazı önermekle yetineceğim. Elbette bu ve benzeri sayısız makale de bir anlam ifade etmeyecek, ancak sürekli andıkları ‘dünya’ ile mesafelerini bıkmadan hatırlatmak gerekiyor. Yazı, yıllar önce Fazıl Say’ın sosyal medyadaki paylaşımı nedeniyle siyaset esnafının gösterdiği tepkiler üzerine, o siyasetçilerin dünyadan habersizliğini derli toplu biçimde anlatan, 2013’te kaleme alınmış kısacık bir Kerem Altıparmak makalesi: Fazıl Say’ın Tweetleri ve Doğru Sandığınız Yedi Yanlış. Burada ‘habersizlik’ sözcüğünü bir şerhle yazıyorum; evet bir kesim hakikaten habersiz, ancak haberdar olup da değilmiş gibi yapan da az değil.

Görüp işittiklerimizi tek bir nedene dayandırmak zorunda değiliz. Yaşadıklarımızı, örneğin, toplumun farklı kesimlerinin gereğinden fazla hassasiyeti olduğu iddiasıyla açıklamak mümkün olabilir. Örneğin, söz konusu hassasiyet deryasının tarihsel kökleri hakkında konuşulabilir. Örneğin, sorgulama ve özeleştiri kültürü aşılamayan eğitim tornası ele alınabilir. Örneğin, Doğululuk-Batılılık ikileminin neden olduğu asırlık çelişkiler, kompleksler, dışlamalar üzerinde durulabilir. Bunların hepsi gereklidir ve çoğu çözümlemede haklılık payı olur. ‘Siyasal rejim’ adı verilen olgu ise, akla gelen ve gelmeyen her bir unsurun izini taşır. Hal böyleyken, günümüz Türkiye’sinde tanık olduğumuz özgürlük fukaralığı, şimdi olduğu gibi bir mizahçının başına gelenler; yalnızca hoşgörüsüzlük, yalnızca yerleşik toplumsal-siyasal kültür, yalnızca kompleksler, yalnızca toplumsal fay hatları ile açıklanamaz. Evet, tümünün payı olduğu doğru ve evet, aynı zamanda güncel ‘siyasal rejimin’ beklenebilir bir ürünü.

Deniz Göktaş hiç kimseye hakaret etmediği gibi, halkın inancını-değerlerini de aşağılamadı elbette. Bir komedyenin kamu düzeni için tehdit olabilmesi vs. ciddiye alınabilecek iddialar değil. Bu gerçekleri, onu hedef gösterenler de, suçlayan da, tutuklanmasına karar veren de biliyor. Hatta, gösterisinde muhalif figürleri ve dünya görüşünü iktidar cenahından daha fazla tiye alan Göktaş’ın kızdırdığı birileri varsa, onların, örneğin ‘haşema’ gördüğünde tüyleri diken diken olan -içlerine Baykal kaçmış!- yurttaş kesimi olması çok muhtemel. ‘Dini ve milli hassasiyetler’ seti ise uzun süredir muhalife had bildirmenin ve rejimin harcını güçlendirmenin aracı olarak kullanılıyor, daha da kullanılacak.

Deniz Göktaş, rejime ve onun inşa ettiği lider kültüne dokundu, mesele bu. Örneğin, üzerinde çok durulmasa da ilk kez birisi sahnede ‘fetö’ konusunda sivri laflar etti. İleri demokratları asıl öfkelendirenin ise Erdoğan’la ilgili espriler olduğu kanısındayım. Yıllardır hiç kimsenin ‘can sıkıcı’ soru yöneltemediği, eskiden olduğu gibi TV’lerde/kamuoyu önünde herhangi bir siyasetçiyle karşılıklı tartışmayan, seçilenler dışında tek bir gazeteciyle söyleşmeyen, bir görevden ancak ‘affıyla’ ayrılınabilen, olağanüstü yetkilere sahip olmasına karşın siyasal sorumluluğu bulunmayan bir lider imajı söz konusu. Üstelik bir an parti genel başkanıyken, diğer an devlet başkanı kimliğine bürünüyor ve siz ölümlüler bir parti başkanını eleştirdiğinizi düşünürken, kendinizi aniden cumhurbaşkanı hakkında konuşurken buluyorsunuz.

Deniz Göktaş, 32 yaşında bir komedyen çıktı ve bu resme aldırış etmeden şakalarını yaptı. Okuduğunuz satırlar yazılırken gösterisi 10 milyonun üzerinde izlenmişti. Rejimin tahammül etme ihtimali olmayan bir ‘çıkıntılık’ bu. Nitekim etmedi. Çünkü görmezden gelmek, özenle yaratılan kültün zarar görmesi anlamına gelecekti. Fakat olan da oldu, diğer yandan. Biri çıkıp bir şeyler söyleyiverdi işte.

Mizahın tarihine dair iki-üç satır okumuş ve yaşı yettiği günden itibaren hemen tüm komedyenleri seyretmiş, siyasi olan ve olmayan mizaha-karikatüre-komedyenlere özel ilgi duyan biri olarak, çok partili yaşamda siyasetçi-mizahçı ilişkisinin inişli çıkışlı bir seyir izlediğini dile getirmem çok yanlış olmaz herhalde. (Yeri gelmişken, ilgilisine, Levent Cantek’in ‘Markopaşa’ (İletişim) ve Levent Cantek-Levent Gönenç’in ‘Muhalefet Defteri/Türkiye’de Mizah Dergileri ve Karikatür’ (YKY) başlıklı kitaplarını öneririm.) Gelin görün ki, 1950’lerden bugüne ülke mizahtan, ama özellikle ‘siyasi’ mizahtan hiç bu kadar mahrum kalmamıştı. 1970’lerden günümüze tanık olduğum mizahçılar-komedyenler, 40 yıl önce yaptıklarını bugün tekrarlamaya kalksalar neler olurdu? 12 Eylül sonrası yıllarda hayranlıkla seyrettiğim Devekuşu Kabare’nin, Ferhan Şensoy’un, 90’larda Levent Kırca’nın işleri; Uğur Yücel’in, Rüstem Batum’un, Ali Poyrazoğlu’nun tek kişilik gösterileri şimdinin Türkiye’sinde nasıl karşılanırdı? Yazarken hatırladım, bu yazıyı okuyan gençler Cemal Süreya’nın 1989’da Turgut Özal’a yazıp yayımladığı mektuptan haberdar mıdır? Mülkiyeli şair, Turgut Özal’a birlikte intihar etmeyi önermişti; “ülkemizi sizden/sizi de özel sıkıntılarınızdan kurtarmak için” diyerek. Başına bir şey gelmedi. Kabul, eski Türkiye de ifade özgürlüğü konusunda cennet değildi, değildi de… bugünden bakınca!

Yayına başladığı günden beri ‘TuzBiber Stand-Up Kulübü’nü takip ediyorum. Sayısız genç seyrettim. Çoğunluğu keçi boynuzu olsa da, belli ki orada iç döküyorlar ve gerek üslupları gerekse kendilerinden söz etme şekilleri, üzerinde uzunca konuşmayı hak ediyor. Yeni neslin, bu zahmetli ve kendilerine iyi bir gelecek vaat etmeyen ülkede yaşananlara nasıl baktığını, neye nasıl sövdüğünü görmek için birebir. Son yıllarda özellikle üç ‘stand-up’çının her işini takip etmeye çalıştım, hem sahnede hem internette. İki kadın, Pınar Fidan ve Seda Yüz. Tek başlarına da birlikte de çok iyiler. Üçüncü favorim Deniz Göktaş’tı. İlk gösterisini iki kez seyrettim, ikincisini yayınlandığı akşam. Diğerlerinden farklı bir yolu yordamı var ve önümüzdeki yıllara kalacak biri. Daha politik, daha özenli, daha iyi bir metin yazarı vs. Etkileyici bir sadelik var işinde. Farklı kesimlerin ‘hassasiyetlerini’, hiç kimseyi aşağılamadan, kırıp dökmeden, ancak sivri üslubundan ödünsüz biçimde konu ediyor. Baştan sona bıçak sırtı bir denge var gösterisinde. Benim gibi bir gülmece meraklısı böyle bir yeteneğe ancak şükran duyabilir.

Oyun metni ve sahne performansındaki kararlı sadeliğini, gözaltı ve sorgu-savunma aşamasında da sergiledi Deniz Göktaş. Ne yaptığının farkında kuşkusuz, o politik bilince ve olgunluğa sahip. Ancak tutumunun, onun öngördüğünden çok daha güçlü bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Başlıktaki soru, “Deniz Göktaş ne yaptı?” idi. Deniz Göktaş, rejimin -Kıbrıs ahalisinin dediği gibi- asaplarını bozan, görmeye alışkın olmadığımız, çok ilginç bir şey yaptı ve yapmakta.