31 Mayıs 2013 gecesi hayatımın en uzun gecesiydi; polisler park içindeki eylemcilere saldırmış, çadırları ateşe vermişti, ben de onun üzerine eylemin başladığı üçüncü gün eylem alanında yerimi almıştım. Büyük bir polis yığınağı vardı, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’na bizleri sokmuyorlardı.
Karanlık ile gruplar özellikle İstiklal Caddesi’nde toplanmıştık. Bir şekilde polis bariyerlerini yıkıp meydana, oradan da Gezi Parkı’na ulaşmak istiyorduk. İstiklal Caddesi, ara sokakları akın akın insan ile doluyordu. Polisin eylemcilere sert müdahalesini duyan gelmişti.
Yaklaşık üç hafta on binler/yüz binler, Türkiye’nin bir şehrinde birlikte yaşamı deneyimlediler, birlikte direndiler, birbirlerinin hikâyelerini ilk kez bu kadar yakından dinlediler. Hayatlar birbirlerine değmeye başlamıştı.
Hayatımızdan eksilen güzel insanlarımız da oldu. Onların ideallerini her zaman yüreğimizde saklı tutacağız.
Gezi’yi kriminalize ederek, içinde çeşitli ilişkiler ve örgütler aramaları beyhudedir. İnsanlar yaşadılar, ne olduğunu çok iyi biliyorlar. Hayatlarımız üzerinden tahakküm kurmak isteyen güçler er ya da geç bunu anlayacaklar.
Gezi; Türkiye’de yaşadığımız/başımıza gelen en güzel şeydi.
Gezi; direniş, dayanışma ve bize dair/ait olana sahip çıkmaydı.
Gezi; benim/bizim ortaklaşa tarih ve belleğimizdi.
Bu nedenle Gezi’yi yalnızca geçmişte yaşanmış bir direniş olarak değil, geleceğe bırakılmış bir demokratik miras olarak görmek gerekiyor. O miras, toplumun bütün renklerinin, kimliklerinin ve inançlarının eşit ve özgür biçimde bir arada yaşayabileceği bir ülke özlemidir.