Butlan > Sultan
B

Kemal Bey muradına erdi. Koskoca bir topluluk (85 milyon kadar insan) işini, gücünü, derdini, tasasını bıraktı. Herkes O’nu düşünmeye, konuşmaya, kabuslarına konuk etmeye mecbur kaldı. Geleceğimiz ipin ucunda olmasa gülünç koltuk mücadelesini sempatiyle bile takip edebilirdik belki. Fakat bu trajik varoluş çırpınışı memleketin kaderini etkileyecek raddeye varınca, işin romanesk yönünü gözardı etmek mecburiyetinde kalıyoruz. Kemal Bey’in his ve zihin dünyasını ele almak lezzetli bir yaz meşgalesi değil, zaruret halini alan bir azaba dönüşüyor.

Kemal Kılıçdaroğlu. Fotoğraf: AA

Bilindiği üzere işbirlikçilik, siyasal kültürümüzün en asli ve değişmez unsurlarından. Maddi/manevi menfaatleri uğruna bir partiden diğerine (genelde zayıftan güçlüye) sek sek oynayan ne milletvekilleri, ne belediye başkanları, ne il ve ilçe teşkilatları gördü bu gözler. Hepsi de Kemal Bey’e benzer şekilde üst perdeden utanç verici açıklama ve davranışlarla ‘faaliyet-i hainanelerini’ örttüklerini düşünerek ikbal yolunda yürüyüşlerine devam ettiler. Kimi çoktan unutuldu, kimine karşı duyulan öfke zaman aşımına uğradı, mizah konusuna dönüştü. Ne var ki Kemal Bey bu uçsuz bucaksız listenin açık ara en tepesine iftiharla yerleşerek, özel bir muameleyi hakketti. Onu siyasal ahlaksızlık tarihimiz bağlamında ele almak, boynumuzun borcu.

***

İşbirlikçilik tarihimizin geleneksel olarak öne çıkan ismi, Sultan Mehmed Vahdeddin’dir. Elbette, yüz yıl önce yaşamış bir padişahla 21. yüzyılda kaptırdığı koltuğun peşine düşen bir ana muhalefet partisi başkanını karşılaştırmak ilk bakışta abartılı görünebilir. Biri, tarihin o döneme kadar gördüğü en şiddetli ve kırıcı harpten mutlak yenilgiyle çıkmış bir monarşinin tahtına usul ve teamüle uygun biçimde oturmuş bir Sultan, diğeri derin sorunlarına rağmen görece istikrarlı ve korunaklı bir Cumhuriyet’in ana muhalefet koltuğuna tekrardan tırmanmak isteyen düşkün bir siyasal figür. Aynı coğrafyayı paylaşmalarına rağmen iki tarihsel aktörün kişilik ve eylemlerini şekillendiren toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullar bambaşka, karşılaştıkları engeller de öyle.

Aralarında paralellik kurmayı zorlaştıran, daha teorik bazı problemleri de sayabiliriz. Tarihte analoji (mukayese veya karşılaştırma sanatı diyelim) son derece yanıltıcı sonuçlar vermeye gebedir her zaman. Dönemlerarası yapılan yakıştırmalar – şartlar ne kadar birbirine benzer gibi görünürse görünsün – gerçeği yansıtmak ve açıklamakta yetersiz kalır. Tarihsel olguların, zihin kalıplarının, davranış biçimlerinin derinlemesine incelenip sıkı bir analize tabi tutulmadığı durumlarda karşılaştırmalı okumaların faydadan çok zararı olur.

Diğer taraftan, tarih analojik bağlar kurmadan yazılamaz. Bir savaşın büyüklüğü, başka (benzer) savaşlara kıyasla ölçülür, biçilir ve tanımlanır. Dönemler, kurumlar ve şahısların serencamları başkalarının hayat öyküleriyle kıyaslandıklarında şekil bulur, anlam kazanırlar. Tarihçiler, eğrisiyle doğrusuyla akıbetleri birbirlerine benzeyen/benzetilen, zaman ve zeminin birbirinden yüzyıllar, hatta binyıllarla ayırdığı medeniyetleri (örneğin Roma’yla Amerikan emperyalizmleri) veya şahısları (Cesar ve Napoleon) karşılaştırmıştır. Mukayese pratiği devirler, medeniyetler ve şahıslar arası bir köprü işlevi görür. Dönemler arası kurulan bağın, karşılaştırılan her iki tarihsel öznenin de daha iyi kavranmasına katkı vereceği umulur.  

İlginçtir, Kemal Kılıçdaroğlu ve Sultan Vahdeddin’in de bir şekilde ‘kıyasa gelen’ bir yanı var. Bu her yönlerinin birbirine benzediği veya kaderlerinin benzeşeceği anlamına gelmiyor elbette. Fakat bizi neredeyse içgüdüsel olarak bu iki aktörün portresini aynı duvara asmaya iten, birine bakarken diğerini anımsattıran, ikisini birbirine yakıştıran – fiziksel benzerlikleri dışında (!) – bir akrabalık olduğu da ortada. Devirleri aşan bu ‘ortaklığın’ en belirgin ve kilit özelliği kuşkusuz, işbirlikçilik. Yani, bir grubun (Vahdeddin durumunda Osmanlı tebaası) siyasal temsilcisinin şahsi ikbali uğruna hasım bir muktedirle (Vahdeddin durumunda İngilizler) işbirliğine girerek mümessili olduğu grubun çıkarlarını korumaktan vazgeçmesi, hatta o grubun aleyhine çalışır bir pozisyon alması.

Burada, her iki aktörün de kendilerine aynada baktıklarında, başlarını yastığa koyduklarında vicdanlarının rahat olduğuna şüphe yok. Vahdeddin, bozguna uğramış bir devletin başı olarak iktidarla (İngilizler) anlaşıp ‘elimizde ne kaldıysa’ onu kurtarmanın tek seçenek olduğuna ikna olmuştu. Olası kazanımların muktedirle itişip inatlaşarak değil, uysallıkla elde edilebileceğini iddia ediyordu. Bu yolda, idaresini siyasal mücadeleye çağıran aktörlerden arındırmanın (buna Mustafa Kemal Paşa da dahil) yollarını aramış, idam dahil en radikal tedbirleri almıştı.

Benzer şekilde, Kılıçdaroğlu da kendisini ‘sırtından hançerleyen’ ve türlü şaibeyle hakkı olan koltuğu altından çekiveren eski kurmaylarının partiyi sürükledikleri çıkmazdan kurtaracağına inanmak istiyor. Muktedire direnmenin mümkün olmadığını, ’elde ne varsa’ onunla yetinmenin doğru strateji olduğunu ima ediyor. Bu perspektifi paylaşmayan, ihtiyatsızca ve ‘fazla kıpraşarak’ partiyi iktidarın hedefine sokan ‘ahlaksızları’ partiden ‘arındırarak’ yeni bir kahramanlık öyküsü yazmaya hazırlanıyor. 

İki akıl yürütmenin ortak noktası, son derece konforlu olmaları. Hiçbir risk almadan, girilecek  siyasal bilek güreşinin cefasını çekmeden kendi iktidar alanının sefasını sürmek; tüm gücünü bu perspektifi sorgulayan iç muhalefeti dağıtmaya harcamak, zayıflığını, ürkekliğini ve edilgenliğini kanıksatma ve kabul ettirmeye odaklanmak ve miskin bir siyasetsizlik siyaseti izlemek.

Öte yandan, iki aktör arasındaki benzeşmeler kadar farkılıkların da altını çizmekte fayda var. Sultan mutlakiyetçi eğilimler, konformizm, öngörüsüzlük ve cesaretsizlik gibi binbir kusurla suçlanabilir. Fakat neticede hanedanlığa mensubiyeti sebebiyle iktidara gelmiş, işgal şartlarında kendine göre bir çıkış yolu aramıştır. Bugünden bakınca yanlış bir hesap yaptığı, oynadığı elde fazla inat ederek daha iyi seçeneklerin önünü tıkadığı söylenebilir. Fakat hiç yoksa, güçten düştükten sonra bir kuytuda çalışma ofisi kurarak harici bir kuvvetle ittifaka girmemiş, minik iktidar alanını tekrar oluşturarak kumda oynamanın hülyasıyla ölü taklidi yapmamış, pusuya yatıp sırasını beklememiştir. Butlan’ın ise sandalyesinden düştüğü günden beri kendisine, partisine ve memleketine reva gördükleri malum.

Tarihte mukayese zordur ama, konu kifayetsiz muhterisler ise:

Butlan  >  Sultan