‘Dünya bir gaz ve toz bulutuydu’ lafazanlığına meyletmeden, bu günlere varan yoldaki birkaç ‘yakın tarihli’ anayasal eşiği hatırlatmak isterim:
İlk eşik, 15 Temmuz sonrasında ilan edilen OHAL döneminde çıkarılan KHK’lerdi. OHAL KHK’sıyla ne yapılamayacaksa yapıldı. Yapılabildi. Aptallık, ilkesizlik ve korku birleşip ‘sessizlik’ oldu. İktidar, önünün açık olduğunu o aylarda gördü ve devam etti. KHK’lar sona erse de etkisi tüm ağırlığıyla sürüyor. Örneğin, o günlerde işinden olan ve ‘kokmaz bulaşmaz’ üniversite camiasının anlamlı tek bir cümle kurmadığı ihraç furyasıyla atılan meslektaşlarımızın çoğu henüz iade edilmedi.
İkincisi, Kılıçdaroğlu’nun ‘anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz’ zırvasıyla dokunulmazlıkları bir kereye mahsus kaldıran anayasa değişikliğini desteklemesi ve bu denli ‘anormal’ bir değişiklikle HDP’lilerin (ve bir CHP’linin) ceza evine girmesine neden oluşuydu.
Üçüncüsü, 2017 anayasa değişikliği ve oylama günü ‘kural değiştiren’ YSK’nin marifeti oldu. O gün, 1909’da benimsenen hakimiyeti milliye ilkesinde koca bir gedik açıldı, yeni bir rejime geçildi.
Kasım 2023’teki yazının başlığı, ‘Memleket yargısı için dahi hayli cüretkâr bir adım’ idi. Can Atalay kararını veren Yargıtay dairesinin AYM üyeleri hakkında suç duyurusu yaptığı, tarihimiz için dahi hayli fantastik bir karar ve bir eşikti. O eşik de aşıldı.
Eylül 2025’teki yazının başlığı ‘Muhalif siyasi partiler olacak mı olmayacak mı, soru bu’ idi. Yazı, CHP İstanbul il örgütünün görevden alınmasına ilişkin absürt mahkeme kararı üzerineydi. Yeni bir eşikti. Aşıldı.
Bu arada, Kürt siyasi partilerine ‘kayyım’ konusunda çektirileni unutmuyorum kuşkusuz, son yıllara dek büyük ölçüde sessizlikle karşılandı o kayyımlar ve sonunda Diyarbakır-İstanbul arasının zannedildiği ölçüde uzak olmadığı anlaşıldı.
Dün, 21 Mayıs 2026 günü Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36’ncı Hukuk Dairesi yeni bir karar verdi (Dosya 2026/32-Karar 2026/658) ve 4-5 Kasım 2013’teki CHP kurultayının ‘mutlak butlanla’ sakatlanmış olduğuna, hâlihazırdaki yönetimin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına, karar kesinleşene dek bir önceki yönetimin ‘tedbiren görev üstlenmesine’ karar verdi. Son cüretkâr eşik. Aşılıp aşılmayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Karar anayasa-hukuk dışı. Ortada bir SPK ve ilgili konuda karar yetkisini seçim kuruluna bırakan ‘21’inci Madde’ hükmü var. YSK de 5 Eylül 2025’teki kararıyla bu ‘somut’ gerçeği ilan etmişti. SPK’de ‘özel’ düzenleme varken ne Dernekler Kanunu ne de diğer (örneğin Medeni Kanun) kanunlar uygulanabilir. CHP organlarının seçimleri bakımından hukuk mahkemeleri yetkisizdir. Bir asliye Hukuk Mahkemesi, YSK ve SPK’nin açık hükümleri orada öylece duruyorken bu konuda bir karar veremez. Eğer Türkiye’de bir anayasa, bir YSK, bir SPK ve seçim yargısı varsa.
21 Mayıs 2026 eşiğinde artık sorulması gereken soru ‘çok partili demokrasi olacak mı olmayacak mı?’ sorusudur. En son siyasi partilere kayyım örneğinin, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra MGK tarafından kabul edilen bir kanunda bulunduğunu hatırlatmak bir anlam ifade eder mi? 27 Ekim 1980 tarihli ve 2325 sayılı bu kanun, faaliyetleri durdurulan siyasi partilere ‘kayyım tayini’ hakkındaydı.
1961 Anayasası öncesinde partiler Dernekler Kanunu’na tabiydi. Bu nedenle, farklı örneklerin yanında, örneğin Demokrat Parti darbeden sonra bir asliye hukuk mahkemesi kararıyla kapatılmıştı. 1961 Anayasası ilk kez siyasi partileri bir anayasal kurum haline getirdi ve ‘demokrasinin vazgeçilmez unsurları’ şeklinde tanımladı. Bir kapatma davasının ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılacağı ve partilerin ancak AYM tarafından kapatılabileceği hükme bağlandı. İlk SPK , 648 sayı ile 1965’te kabul edildi. Çünkü demokratik sistemler II Dünya Savaşı faşizmlerini, Türkiye’yse 1955-60 arası gerilimi yaşamıştı; dolayısıyla partileri hem sınırlamayı hem güvence altına almayı amaçlayan düzenlemeler, İtalya, Almanya ve Türkiye gibi ülkelerin anayasacılığına (daha sonra, Franco’dan ve ayrılıkçı akımlardan dili yanan İspanya’da) girdi. Demek ki, siyasi partiler anayasal bir kurumdur ve demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Özel yasanın, tüzük ve eylemlerinin demokratik olmasını sağlamaya yönelik kural ve ilkelerin nedeni, burjuva demokratik sistem için vazgeçilmez konumlarıdır. Çok sorunlu/anti-demokratik düzenlemeler olmakla birlikte 1982 Anayasası da partileri aynı şekilde tanımladı ve 1983’te yeni bir SPK kabul edildi.
YSK ise çok partili demokrasinin emniyet supabıdır. DP’nin 1946-50 arasındaki dirençli siyasetinin (ve kuşkusuz başkaca iç-dış nedenlerin) sonunda 1950’de bir seçim kanunu kabul edilmiş, ilk kez bir ülke seçimlerin hem yönetimini hem denetimini hâkimlerden oluşan bir kurula bırakmıştır. Türkiye, demokratik sistemlere armağan ettiği YSK ile onlarca yıl rezil olmadan seçim yapabildi. Bu büyük bir kazanımdı. YSK, 2017 halkoylamasında ve sonrasında verdiği hatalı kararlarla onarılması güç bir itibar kaybı yaşasa da, çok partili demokrasimiz için hâlâ kritik önemde. 21 Mayıs 2026 tarihli mahkeme kararı, YSK’yi de devre dışı bıraktığı için yalnızca hukuka aykırı değil, aynı zamanda çok tehlikeli bir karar.
CHP yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın en köklü birkaç partisinden biri ve ‘kurucu parti’ konumunda. Bugün CHP’ye yapılana mutlak biçimde karşı çıkmak, CHP ile değil, Türkiye’nin çok partili demokratik yaşamının geleceği ile ilgili bir tutum. Gün, siyaset esnafının çok sevdiği ‘eveleme gevelemenin’ ve muhteris işbirlikçilerin gönül eğlendirme günü değil.
Hâlâ “Acaba şu da olur mu?” sorunu soran kaldıysa, onlara bir kez daha ve acilen Aziz Nesin’in ‘Du bakali n’olcek?’ öyküsünü okumalarını öneriyorum.