Türkiye uzun süredir yalnızca ekonomik kriz yaşamıyor. Aynı zamanda devletle toplum, hukukla siyaset, vatandaşla gelecek arasındaki ilişkinin yeniden ve sert biçimde tanımlandığı tarihsel bir eşikten geçiyor. Bugün yaşadığımız süreç yalnızca hayat pahalılığı, gelir kaybı ya da yoksullaşma meselesi değil; toplumun geniş kesimlerinin giderek daha fazla “güvende değilim”, “korunmuyorum”, “yarını öngöremiyorum” duygusuyla yaşadığı bir dönem.
Bu nedenle bugün Türkiye’de siyasetin ana meselesi yalnızca seçim kazanmak değil. Asıl mesele, toplumun yeniden ortak bir geleceğe inanıp inanamayacağı.
Son aylarda yaşanan gelişmeler bu duygusal ve siyasal kırılmayı daha görünür hale getiriyor. Özellikle Ekrem İmamoğlu davasının seyri, yalnızca bir hukuk dosyası ya da siyasi rekabet başlığı olarak okunamaz. Çünkü toplumun önemli bir bölümü artık yaşananları münferit hukuki süreçler olarak değil, iktidarın, devletin bütün imkânlarını kullanarak siyasal alanı yeniden biçimlendirme girişimi olarak görüyor.
Nitekim geçen hafta değerlendirdiğimiz araştırmanın bulguları da bu tabloyu doğruluyor. Araştırma, toplumun yalnızca ekonomik olarak değil, duygusal ve zihinsel olarak da ağır bir belirsizlik altında yaşadığını gösteriyor.
İnsanlar yalnızca yoksullaşmıyor; hayatlarını sürekli risk yönetimiyle sürdürmeye çalışıyor. Harcamalarını kısmaları, planlarını ertelemeleri, küçük güven alanlarına çekilmeleri, geleceği daha kısa vadeli düşünmeleri tesadüf değil. Çünkü toplumun önemli bir kısmı artık hayatı büyütmeye değil, ayakta tutmaya çalışıyor.