Yüzlerce basın davasında beraat kararı veren benzersiz bir hâkim, Ali Güzel…
Y

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

Örnek bir hâkimle yapılan bu söyleşi, savunmanın yüz akı bir hukukçuya, Fikret İlkiz’e armağan olsun…

Tutuklama, kişi hak ve özgürlüğüne zorla getirilen bir sınırlandırmadır. Ancak insan temel hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılmasının bir sınırı vardır. Bu sınır insan onurudur ve insan yaşamının korunmasıdır.” (13 Mayıs 2026’da Silivri’de yaptığı savunmadan.)

Birkaç ay önce ‘Kıbrıs’ın amatör futbolu: Kaleci Mustafa’nın hikâyesi’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Yazı, Mağusa’da yaşayan bir KKTC yurttaşının, adanın yakın ve netameli tarihiyle iç içe geçen gençliğini, bir köy takımındaki kalecilik macerasıyla iç içe anlatmayı amaçlıyordu.

Bugün yine bir insanı, onun mesleğindeki benzersizliğini üzerinden anlatmak istiyorum. Bu kez Türkiye’den ve bambaşka bir çevreden, çok özel biri. Diken okuru, genç hukukçular, yargı mensupları… Ne kadar çok insan tanısa Ali Güzel’i o kadar iyi olur. Hele ki sabah akşam yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğü tartışılan memlekette, daha da iyi.

Ali Güzel.

Ali Güzel’in memleketi Diyarbakır, Ergani. Doğduğu yıl, 1943. Ali bey, her zamanki tevazuuyla başladı söyleşiye. “Herkesin geçtiği yollardan geçtim, benim hayatımın olağanüstü bir yanı yok” diyerek…

İlçesinde lise olmadığı için Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’nde okur. Üniversiteyi kazandığını TRT’den öğrenir, o zaman isimler okunuyormuş demek ki. 1961’de üniversite için Ankara’ya gelir, Ankara Hukuk’a. 1965 yılında mezun olur. Çalışkan bir öğrenci, ilk üç yıl haziranda geçmiş ama son yıl biraz ‘sermiş‘ ve sonbaharda bitirmiş.

O zaman hâkimlik-savcılık sınavı için askerliği yapmak gerekiyormuş, bu yüzden ilk yedek subay devresini beklemeye başlamış Ergani’de. Acemiliği Tuzla Piyade Okulu’nda, kura çekilir ve Sarıkamış çıkar. Askerlik iki yıl. Üzülerek gitse de sonrasında hep güzel anmış Sarıkamış günlerini.

Askerlik sonrası Ankara’ya gelir, staj sırasını neredeyse bir buçuk yıl bekler, Diyarbakır Adliyesi’nde staja başlar ama stajı Ankara’daki adliyede bitirir. Seydişehir’e geçici görevle savcı vekili olarak görevlendirilir 1968 yazında. 1970’in sonbaharında savcılık kurasında Çorum’un Kargı ilçesi çıkar. Eşyasını otobüsün ‘üzerinde’ taşır Kargı’ya. O zamanın koşullarında Çorum’dan Kargı’ya gitmek dört buçuk saat sürüyormuş. 1970’lerin Türkiye’sinde Kargı hayli sakin bir ilçe olsa da sıkıyönetimin ve gergin atmosferin hissedilmemesi olanaksız. ‘Uzaktan izlenen‘ bir gerilim.

Ali beyin tayin macerasını dinlerken, sık sık yargının koşullarına ve siyasete dair soru yönelttim. 1970’lerin Kargı’sı demişken, örneğin, o yılların taşrasında görev yapan yargı mensupları rengini belli eder miydi? “Hayır” diyor Ali bey; ama “Rengini söylemese de anlıyordunuz tabii.” Belki çok samimi ilişkilerde birkaç cümle edilse de daha çok “Futbol konuşulur, tavla konuşulur, yemek muhabbeti, bezik, briç…” Bunları gülerek anlattı!

“Hâkimler hep aynı mı davrandı?” sorusunu, “Uzun yıllar aynı kaldı diyebilirim… Herkesin çizgisi biliniyordu ama açıkça konuşulmaz, tartışmazdı” diyerek yanıtladı. Burada Ali beyi biraz zorluyorum; “Ali bey, hâkimlerin siyasetin hep dışında olduğu varsayılır, bu beklenir ama herkes bilir ki yargı hiçbir zaman düşünüldüğü ölçüde dışarıda olmadı.” Yine gülümsüyor: “Yaptığınız işte siyasi düşünceyi uzak tutup nesnellik ve tarafsızlığı sağlamak önemli, gayretimiz buydu; genelde, ideolojik saikle hareket etmemeye azami gayret vardı, bildiği kadar, aklı erdiği kadar kanunu yorumluyordu hâkim, istisnalar olabilir tabii!”

1970’lerdeki düşünce suçu yargılamalarında yargının tutumuna ilişkin soruma şu yanıtı verdi: “Genelde ülkedeki çoğunluğun düşüncesi, hâkim siyasi görüş doğrultusundaydı kararlar.” Demek ki bu bir iyi niyet kötü niyet meselesi olmaktan çok, o esnadaki yaygın kanaatin dışına çıkmama isteğiyle ilgili olsa gerek. Hal böyleyken, baskın ideoloji ve değerler göz önünde bulundurulmadan nasıl olup da yargı bağımsızlığı tartışması yapılabilir, mümkün mü böyle bir şey? Değil kuşkusuz.

Savcılık yaklaşık dört-beş yıl sürer. Oradan Erciş Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na tayin olur. 1976’da. Siyasi gerilimin yükseldiği zamanlar. “Kürt meselesi çok görünür değildi o yıllarda, yoktu demiyorum ama çok görünmüyordu”; zaten Erciş’te daha ziyade yerel konular gelirmiş mahkemeye.

Elderly man and woman sit together on a beige sofa in a living room, smiling at the camera.
Ali-Suna Güzel.

Erciş’te yalnız değil artık Ali bey, 1976’nın başında Ankara’da Suna hanımla evlenmişler.

“Balayını Erciş’te mi yaptınız?”

Gülüyor Ali bey ve o sırada Suna hanıma yurt dışı için bir OECD bursu çıkmış olmasına karşın, Paris’e gitmek yerine, “Tercihini Şark’ın Paris’i olan Erciş’ten yana kullandığını” söylüyor. Suna hanıma pişman olup olmadığını sormadım! Ali bey mahkemede, Suna hanım okulda, Erciş hizmetinde.

12 Eylül darbesinde ise Yozgat’ın Yerköy ilçesi ceza hâkimliğinde. Darbeden birkaç ay sonraysa Söke Hâkimliği’nde, sulh cezada görevlendirilir. İki yıllık bir görev bu. Yaşadıkları çok acı bir olay Ankara’ya gelmek zorunda bırakır aileyi ve Adalet Bakanlığı’nda tetkik hâkimliğine başlar Ali bey. Geçici bir görev bu, sonrasında sürekli hale gelir. 1980’lerin sonunda Antalya Ağır Ceza Mahkemesi’ne mahkeme başkanı olarak tayin olur. Antalya sonrasında İstanbul. Önce Sultanahmet (İstanbul Hâkimliği), ardından Bakırköy Adliyesi. Yine, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı. Artık Sultanahmet yok malum, Çağlayan’a taşındı.

Başlıktaki ‘basın davaları’, büyük çoğunlukla Bakırköy Adliyesi’ndeyken görülür. Yeri gelmişken… Ali Güzel’i, feminist hareket çalışanlar içinde bilenler vardır, çünkü eski TCK’nin utanç verici 438. maddesini AYM’ye taşımıştır. AYM’ye götürdüğü başkaca yasalar da var tabii. Ali bey, AYM’ye götürdüğü hiçbir yasa maddesinin iptal etmediğini, hemen tüm taleplerin oy çokluğuyla reddedildiğini, buna mukabil eski TCK 438’de olduğu gibi, yine tümünün bir süre sonra TBMM tarafından değiştirildiğini söyledi. Ne kadar manidar değil mi!

Ali Güzel’in asıl çarpıcı tutumu ise basın davalarında verdiği kararlar. Gazetelerin Cağaloğlu’ndan Bakırköy ‘mıntıkası’na taşındığı yıllardan söz ediyoruz. Her ağır ceza mahkemesinin bir yargı çevresi, o yargı çevrelerinde de diğer mahkemeler var. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin yargı çevresi Bakırköy’den başlar ve yaklaşık 18-20 ilçeyi kapsar.

Soruyorum: “O yıllarda ağır ceza mahkemelerinde de ‘genç-deneyimsiz’ hâkim bu denli çok muydu?”

Yanıtlıyor: “Üye olabilirdi, ama başkan yapmazlardı.”

Şu anki yargı düzeni, terfiler ve siyasetin yargıya dahli konularında hayli sıkkın Ali bey, hayret ve üzüntüyle izliyor olup biteni. Ona göre eskiden liyakat konusuna daha fazla önem veriliyordu, “Meğer ki adı ‘marjinal’e çıkmasın!‘Marjinal’in kimler olduğunu açıklamaya gerek var mı? Örneğin, bir hâkim, Ali Faik Cihan, ‘Sosyalist Türkiye’ başlıklı bir kitap yazınca hemen sürülmüş ve sonunda bıkıp meslekten ayrılmak zorunda kalmış.

Yargı mensupları içinde köşe yazısı ve kitap yazanlar vardır ve bence bu çok da iyi bir şeydir. Böylece hâkimlerin de bir siyasi görüşü, toplumsal meselelerde tavrı olduğu bilinir, tartışılır, yargı kapalı kutu olmaktan çıkar. Ancak pek yaygın değil bu durum. Ali bey de bu tercihin ‘kanunen’ yasak olmadığını ancak çok heveskâr davranılmadığını belirtiyor. “Para kazanmak için mesleki kitap (içtihat içerikli) yazan çoktur da bilimsel içerikliye pek rastlanmaz.” Yargı mensuplarının çoğunun kültürel yaşamla vs bir irtibatlarının olmadığını anlatan çalışmalar var. Nedenlerden belki biri, taşrada geçirilen yıllar ve oradaki ilişki ağı tarafından sarmalanmak olabilir. Ama yalnızca biri. Sosyal yönün zayıflığı ister istemez kararlara da yansıyor. Bu arada, Ali bey bir yargı örgütlenmesinden kuruluş aşamasında teklif almış, ancak kabul etmemiş. Gerekçesi bende kalsın.

Older man with gray hair and glasses using a laptop, with a wireless mouse in his hand at a table indoors.

Bakırköy’den sonra 2002’de Yargıtay üyeliğine seçilir. Liyakat, evet bugünden daha önemliydi, ancak Ali beye göre ‘yegâne ölçüt olmadı‘ hiçbir zaman. Siyasal yakınlıklar, hemşerilik ilişkileri, mezhep ilişkileri, ticari ilişkiler… Hepsi etkili olur tayin ve yükselmelerde. Dolayısıyla, Ali bey, diğer kurumlar eleştirilirken yargıya da ‘toz kondurmaktan‘ yana. “Önceleri (AKP öncesi) toplum HSK ile çok ilgili değildi.” Üstelik “Hukukla ilgili olması gereken üniversite, baro gibi kurumların da HSK ile fazla ilgisi olmazdı.” Çok doğru bir tespit bu. Akademinin HSK’ya yıllarca en temel eleştirisi kurulun başkan ve genel sekreterinin yürütme organını içinden gelişidir. Kurula seçilenlerin nasıl seçildikleriyle, hangi niteliklere sahip olduklarıyla, kimlerin desteğiyle geldikleriyle, mesleki geçmişleriyle pek ilgilenilmedi. Oysa biraz deşilse türlü ‘ilişkiler’in ne denli belirleyici olduğu görülebilirdi. Ali bey bu konuda trajikomik örnekler verdi. Kuşkusuz tüm örnekler 1960 sonrasından. Öncesinin, biraz daha makul bir yargı düzeni olduğu kanısında.  

Geldik, Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine (o tarihte yedek üyelik vardı.). 2004 yılında Yargıtay’dan AYM’ye seçilir Ali bey. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e nezaket ziyaretinde bulunduğunda, Sezer’in, Ali beyin Yargıtay’a seçilmesindeki gecikmeye değinmiş olmasını iyi hatırlıyor. Ali bey, kendisinden çok daha kıdemsiz isimlerin üye oluşuna tanıklık etmiş meslek yaşamı boyunca. Peki “Neden böyle oldu?” sorusunu yöneltince, yine gülüyor Ali bey, nedenleri ben tahmin ediyorum kuşkusuz; belki biraz memleketten ve solculuktan, ancak daha ziyade ve kendi ifadesiyle “Birinin bir işini görmemiş olmaktan.” Burada öyle anılar nakletti ki Ali Güzel, hakikaten yüzü kızarıyor insanın. Bazılarına ise çok güldüğümü itiraf etmeliyim. Her konuştuğumuzu yazamıyorum ne yazık ki. Ali Güzel’in, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkinin ve soruşturmalardaki yöntemin dönüşümüne dair söyledikleri özellikle önemliydi.

Ali bey 2008’de AYM’den emekli olur. İstanbul’a taşınır. İki çocuğu, üç torunu var.

Yazının sonunda, başlığa geleyim…

Ali Güzel Bakırköy’de hâkimken 500’e yakın basın davasında (usül nedenleriyle karara bağlama fırsatı bulamadığı birkaçı haricinde) beraat kararı vermiştir. Yalnızca 2026 Türkiye’sinde değil, öncesinde de tanık olunmayan bir durum/tutum bu. Burada sözü Ali Güzel’e bırakıyorum:

Dokuz yıl görev yaptığım Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, hatta görev yaptığım diğer mahkemelerde, basın davalarında hiçbir tutuklama kararı vermediğim gibi hiçbir mahkûmiyet kararı da vermedim. 158. ve 159.madderlerde tanımlanan suçlara ilişkin davalarda tutuklama, ülke genelinde de yok denecek kadar azdı. Tüm adli yargı kararlarında olduğu gibi, gerekçelerde uzun uzun teorik açıklamalara girmezdik. Zaten buna iş yoğunluğu, zaman yetersizliği ve ortamın elverişsizliği de engeldi. Ancak, genel olarak gerekçemiz, özetle şu şekilde olurdu: ‘Dava konusu yazıda veya karikatürde veya görsel yayında yer verilen bilgilerin, kesinlik arz eden doğrular olup olmadığı, ayrıca yapılan yorum ve eleştirilerin, ileri sürülen görüş ve düşüncelerin, tarihi, siyasi ve sosyolojik yönlerden kabule şayan olup olmadıkları, keza yazının edebi üslubu ile nezaket ve entelektüel düzeyi bu ceza davasının dışındaki konulardır. Tahkir ve tezyif iddiasının çıkarım yoluyla dayandırıldığı kelime ve ifadeler, yazının bütünüyle birlikte değerlendirildiğinde sanığın düşünceyi açıklama özgürlüğü sınırlarının ötesinde suç kastıyla hareket ettiğine dair kesin deliller bulunmadığı ve dava konusu yazının sert de olsa eleştiriden ibaret kaldığı sonuç ve kanaatine varıldığından sanığın beraatına…’

Ali Güzel’e göre; “Özgür tartışma ortamında ifade olanağı sağlanması gereken ve kine, nefrete, şiddete, suça yönlendirmeyen ifadelerin karşı görüşlerle değil de, hapisle karşılanması kabul edilebilir değildir. Özetle en temel gerekçemiz, söz ya da yazının karşılığı hapis olmamalıydı…”

Ali Güzel gibi düşünen ve hüküm veren bir hâkimle aynı devirde yaşamak ve onunla söyleşmek onur verici.

Ailesiyle birlikte sağlıklı, mutlu, güzel emeklilik yılları dilerim.