‘İyilik psikolojisi’ üstüne çalışmalar yürüten Gillian Sandstrom, yeni insanlarla konuşmanın inceliklerini anlattı: ”En kolay kurduğumuz senaryo, fiyaskolar.”

Doğduğumuzdan beri birlikte olduğumuz insanları saymazsak aslında her ilişki belirsiz bir tanışma sürecinden geçiyor. Öyle ki değer verdiğimiz insanların hemen hepsi bir zamanlar birer yabancıydı.
Yeni insanlar veya kabaca yabancılar, gündelik anları birden renklendirebiliyor.
Birleşik Krallık’taki University of Sussex’te ‘iyilik psikolojisi’ alanında doçent Gillian Sandstrom, tam da bu mesele üstüne bir kitap kaleme aldı: ‘Once Upon A Stranger: The Science of How ‘Small’ Talk Can Add Up to a Big Life’ (Bir Zamanlar Bir Yabancı: Ayaküstü Sohbetin Nasıl Büyük Bir Yaşama Dönüşebileceğinin Bilimi).
Sandstrom, yabancılarla etkileşimin insanlara iyi geldiğini ortaya koyan araştırmaları temel alarak kaygılarımızı yatıştırıyor ve tanımadığımız insanların bizimle konuşmaktan sandığımızdan çok keyif aldığını anlatıyor.
Yabancılarla temasın en baş ağrıtan türlerinden biri, herkesin birbirini tanıdığı ama kimsenin sizi tanımadığı bir gruba dahil olmak.
Vox muhabiri Allie Volpe’la söyleşen Sandstrom, böyle bir durumda gruba nasıl dahil olabileceğinizi ve aslında düşündüğünüz ölçüde mahcup ya da tuhaf görünmediğinizi anlatıyor.
Söyleşinin özeti şöyle:
Yoldan geçen bir yabancıyla konuşmakla herkesin birbirini tanıdığı bir gruba dahil olmak arasındaki fark ne?
Karşınızdakiyle yeniden karşılaşma ihtimaliniz varsa durum değişebilir, çünkü yargılanma ihtimali kafanızı kurcalamaya başlıyor. İstiyorsunuz ki sizi sevsin, böylece bir daha karşılaşırsanız konuşabilme imkanınız olsun. Ama insanlar, karşısındaki kişinin bunu istemeyeceğinden endişelenebiliyor.
Mesela her gün otobüs durağında gördüğünüz birine selam verebilirsiniz, ama ya sıkıcı biriyse ve her seferinde konuşmak zorunda kalırsanız? İşte bu durumda en güvenlisi sohbete hiç başlamamak gibi geliyor. Yeniden konuşma olasılığı işi hakikaten ürkütücü kılıyor.
O tür konuşmalar ayaküstü sohbet sayılır mı?
Aslında yeni tanıştığınız kişilerle konuşmaya başlama biçimi genellikle aynı oluyor. O kişiyi tekrar görüp görmeyeceğiniz de pek önemli değil. Her şeyden önce ‘Ne konuşacağız’ meselesini çözmeniz gerekiyor.
Sonuçta karşıdakini tanımıyorsunuz, hangi meselelerin uyup uymayacağını bilmiyorsunuz bu nedenle ortak zemin bulana kadar yokluyorsunuz. Ortak bir şey her zaman iletişimi kolaylaştırıyor.
Çalışmanız yabancılarla konuşmaların çoğunun iyi geçtiğini, fiyaskoyla sonuçlananlarınsa çok az olduğunu gösteriyor. Hakikaten etkileyici. Yani korkularımızın büyük bölümü bizim kurmacamız.
Elimizde bir veri olmayınca boşlukları hayal gücüyle dolduruyoruz. En kolay kurduğumuz senaryo da fiyaskolar oluyor. Onlar akılda kalıyor. Dram…
Evet, bu varsayım riskleri de artıyor. Mesela işe yeni girdiyseniz ve aklınızdan sürekli ‘saçmalarsam her gün yüzüme bakıp aptal olduğumu düşünecekler’ diye geçiriyorsanız…
İnsanların kime rahatça açılmayı seçtiğine ilişkin araştırmalar var. Bazen bir şeyi tanımadığı kişilere anlatmayı tercih ediyorlar. Çünkü tanıdığa bir şey anlattıktan sonra her karşılaşmada onu yeniden hatırlayacak diye düşünüyorsunuz.
Mesela kimsenin gülmediği bir şaka yaptıktan sonra insanların sizi her gördüğünde o anı hatırlayacağını sanabilirsiniz. Oysa muhtemelen milletin aklına bile gelmiyor.
Ama işte (tüm gözlerin üstümüzde olduğunu düşündüren) ‘spotlight etkisi’ tam olarak bu: Başkalarının, kusurlarımıza gerçekte olduğundan çok dikkat ettiğini sanıyoruz. Bu da davranışlarımızı yönlendirip ortamı gerebiliyor. Nihayetinde kendini gerçekleştiren kehanete dönüşüyor.
Ya siz? Diyelim ki saçma bir laf ettiniz ve herkes sizinle alay etti… Nasıl toparlarsınız?
Dalga geçerdim.
Bir şeyleri kafaya taktığım çok oldu, ama sonra bahsettiğimde insanlar dönüp ‘hatırlamıyorum bile’ diyordu.
Şöyle söyleyebilirsiniz: “Geçenlerde yaptığım rezil şaka aklımdan çıkmıyor.’’
Emin olun ki ‘Hangi şaka?’ diye soracaklar.
Peki yabancılarla, özellikle de sık karşılaşacağınız kişilerle konuşmaya hakikaten değer mi?
Bir spor takımında yer alıp kimseyle konuşmamak tuhaf hissettirebilir. Esas eğlence şakalaşmak, rakip takıma laf atmak, yersiz espriler yapmak ve sonra oturup bir şeyler içebilmekte. Yoksa işin hiçbir olayı kalmazdı.
İnsanlar genellikle bir gruba katıldıktan sonra birkaç kişiyle yakınlaşıp her seferinde yalnızca onlarla konuşuyor. Ben özellikle bundan kaçınarak daha çok insanla tanışmaya çalışıyorum.
Örneğin amatör bir orkestrada çalıyorum. Soru şu: Orkestradaki muhabbeti nasıl dışarıya taşıyabilirsiniz? İletişim kalıcı olsun istiyorsanız yeniden görüşmeniz şart. Eğer her hafta aynı insanları görüyorsanız işiniz daha kolay.
Tabii aynı zamanda insanlara gidip ‘haydi çıkışta bir kahve içelim’ diyecek isteğe ve cesarete sahip olmalısınız.
Ya ilişkiyi ilerletmek istemiyorsanız?
Hiç sorun değil. İlla insanların isimlerini öğrenmek, iletişim bilgilerini istemek ya da başka bir şey yapmak zorunda hissetmeyin. Ha, canınız isterse yaparsınız.
Nihayetinde araştırmalar da farklı insanlarla etkileşim kurmanın önemini ortaya koyuyor. Her insandan başka bir şey öğreniyoruz.
‘Biri ilk adımı atmalı’ demeniz hoşuma gitti. Sanki bir okul balosundayız ve hepimiz kenarda bekliyoruz ve aslında hepimiz dans etmek istiyoruz.
Yeni insanlarla konuşmak konusunda en büyük yanılgı bu… Sanıyoruz ki bir biz kaygılıyız, bir biz ne yapacağımızı bilemiyoruz ve kimse bizimle konuşmak istemiyor.
Oysa hemen herkes aynı şeyleri hissediyor. Yeter ki biri yürekli olup o iç sesi sustursun ve adım atsın.