502'nci keçi
5

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

Önce 501’inci keçiden bahsedelim. 501’inci keçi, Doğu Karadeniz’in dağlarında, ormanlarında, yaylalarında keçi güden Cengiz Taşçı’dır. Yönetmenliğini Evrim Çervatoğlu’nun yaptığı Keçi501 belgeselinin kahramanı, konusu, herşeyi…

Keçi501 birçok uluslararası festivalde çeşitli ödüller almıştı, geçen hafta da İstanbul Film Festivali’nde en iyi görüntü yönetmeni ödülünü aldı. İşte o görüntü yönetmeni, Reşat Okan Candemir, 502’nci keçi.

Keçi501, bir iki kurgu ‘sıçraması’na (bir arkadaşım uzun versiyonunda o sıçramaların olmadığını söylemişti) ve bence gereksiz bir ‘dramatik yama’ya rağmen etkileyici bir belgesel. Evrim Çervatoğlu bu ilk işiyle kutlanmayı hak ediyor.

Okan Candemir tecrübeli bir görüntü yönetmeni, ama onun da yeni bir şey denemesi gerekmiş olmalı, çünkü keçileri ve neredeyse ‘keçileşmiş’ Cengiz’in yaşamını, bir yıllık döngüsünü layıkıyla çekebilmek için keçileşmek gerekir. Okan bu gereği yerine getirmiş. Keçilerin bile çıkmadığı yerlere keşif çıkışları yapıp çekim açıları aramış, bulmuş, sonra çekmek için aynı yerlere bir daha çıkmış.

Burada ustalık da var, ustalığın ya da ustalığa ulaşmanın gerektirdiği hamallık da. Fakat iş sadece hamallıkta değil tabii.

Evrim bu belgeseli çekmek için daha önce de bir girişimde bulunmuş ama çıkan iş, görüntüler içine sinmemiş. Okan’ı bulmuş. Evrim Fındıklı’da, Okan da komşu kasaba Arhavi’de yaşıyor. Okan hikayeyi dinlemiş Evrim’den, ilgisini çekmiş, beğenmiş. Çekilenlere bakmış, pek sıradan bulmuş. Beraber çalışmaya karar vermişler.

A shepherd leading a flock of long-haired goats along a forest trail among trees and undergrowth.
Keçi501.

Okan titiz biri, işini iyi yapan herkes gibi (bu ‘herkes’ o kadar azdır ki bu ülkede). Cengiz’i izlemiş, coğrafyayı zaten biliyor ama onun izinden yine gitmiş. “Duyguyu nasıl verebilirim?” diye düşünmüş Okan.

Doğal ışık, sis üzerine alıştırmalar yapmış. Önemli ama yetmez. Nerden görmeli de nerden göstermeli seyirciye, duyguyu verebilmek için? “Kamerayı zaman zaman bir gözlemci değil, bir varlık gibi konumlandırdım. Bazı anlarda ise kamerayı bir insanın değil, bir keçinin bakışına yaklaştırmaya çalıştım. Bu yaklaşım filmin duygusal omurgasını oluşturdu. Sinematografik anlatımı tercih ettim. Hissiyatı verebilmek için hep tetikteydim. Sabit kameraya rahat ortamlarda geçtim, hep omuzda çalıştım.”

Madenlerin, dere betonlamaların, HES’lerin saldırıları, tehditleri altındaki çok güzel bir doğada geçiyor bütün hikaye, ama Okan burada çok kritik, şahane bir karar vermiş: “Doğa güzelliğine kaçmamaya çalıştım.” O kaçışın, o ucuz etkilme çabasının paçozlukla sonuçlanacağını biliyor: turizm klişeleri, pazarlama ruhu…

“Coğrafyanın zorluğunu gösterebilmeye odaklandım” diye anlatıyor Okan. Cengiz de keçiler de o zor coğrafyada yaşıyor çünkü; sadece coğrafya da değil, karı var, yağmuru var… Zaten işte bütün bu koşulları verebilmek için dört yıl sürmüş çekimler, kar bekleyerek, yağmur bekleyerek, güneş bekleyerek. “Doğanın verdiğiyle yetinmek zorundaydık. Uzun sürdü.”

Okan “Araziyle beraber Cengiz’in rotasyonunu da anlamak, bilmek, tanımak zorundaydım” diye açıklıyor. “Çevreye bakıp notlar alıyordum, bazan sesli notlar alıyordum: yeri, zamanı, koşulları anlatıyordum sonra dinleyip programımı yapayım diye.”

Çekimler süresince kamerasını üç kere değiştirmek, yenilemek zorunda kalmış Okan. Bunun getirdiği zorluklar da var: “Kameraların renklerini aynı skalada tutmaya çalıştım. Aynı değerleri versen de kameraların renkleri tutmayabiliyor. Zaten kafamdaki renk paletine uymaları için de çok çalıştım.”

Çok kısıtlı bir bütçeyle çıkarılmış bir işten bahsediyoruz. Okan tamamen kendi ekipmanlarını kullanarak kotarmış bu belgeseli. Zor koşullar başka teknik konularda da kendini göstermiş:

“Dağda kayıtları aktaracak yer yok. Piller bitiyor, arabada şarj edemiyorsun, yakın bir köye iniyorsun.”  

Doğayı çekmek kolay belki, bütün zor koşullara rağmen; bir de insanı çekmek var.“Bu filmde en kritik mesele, konuşmayan bir karakterin duygusunu anlatmaktı” diye açıklıyor Okan. Cengiz Abi çok az konuşuyordu. Bu yüzden anlatıyı neredeyse tamamen görüntü üzerinden kurmak zorundaydım. Lens seçimleri, kadraj mesafesi ve plan süreleri bu noktada belirleyici oldu. Uzun planlarla çalıştım. Çünkü hayatı kesintisizdi.”

Two smiling men pose for a selfie; the man on the left holds a small film slate with blank fields and clapper marks visible at the bottom edge.
Evrim Çervatoğlu ve Okan Candemir.

Belgeselde Cengiz Taşçı’yla beraber iki ‘oyuncu’ daha var, daha önce çobanlık yapmış olan Hızır Akyüz’la Sabit Aslan. Üçü de profesyonel oyunculara taş çıkartacak oyunculuklar sergilemiş. Burada da Okan Candemir’in becerisini anmalıyız. 

Oyuncuların kameraya baktığını farkedince Okan, kamerayı unutturmanın bir yolunu aramış. Oyuncuları kameraya bakıp rol kesmekten alıkoymalı ki, doğallığı yakalayabilsin. Kamerayı burunlarına sokarak, gözlerine sokarak, hayatlarına sokarak, yani kanıksatarak yoketmiş, unutturmuş. Çekim yokken de karşılarında hep kamerasıyla oturmuş, kamerasıyla çay içmiş, kamerasıyla yemek yemiş, kamerasıyla konuşmuş… Sonunda kamerayı Okan’ın bir uzvu gibi görmüşler ya da Okan da, kamerayı da (veya kameralı-Okan) keçilerden biri haline gelmiş. Bu, biz seyircilerin de herşeyi keçi gözünden izlememizi sağlayan etkenlerden biri. Okan bizi de sürünün, odanın, Cengiz’in dünyasının içine sokmuş, oradan bakıyoruz, keçiler de bize bakıyor.

Kısıtlı imkanlarla işe koyulduklarını biliyorum, özverisiz olmayacağını da. “Bu film, küçük ama inançlı bir ekibin kolektif emeğidir” diyor Okan. “Evrim Çervatoğlu ile kurduğumuz ilişki yalnızca profesyonel değil, yaratıcı bir ortaklığa dönüştü. Sahada büyük bir ekip yoktu. Evrim çoğu zaman sesi üstlendi. Kurgucu dostum Erkan Özkan yalnızca kurguda değil, sahada da bizimleydi; zaman zaman ses kayıtlarında aktif olarak destek verdi. Halil Sesci müsait oldukça bize eşlik etti. Evrim’in kardeşi Özgün ise bazı günlerde sete gelerek bana doğrudan yardımcı oldu. Kurgu sürecinde Erkan Özkan’a yaklaşık 360 saatlik görüntü teslim ettik. Film, klasik bir yapıdan çok bir hissiyat üzerinden yeniden kuruldu.”

Peki Okan Candemir buraya nasıl gelmiş?

Okan 1980 doğumlu. Ankara’da oturuyorlar. Babası 1994 veya 1995’te bir Sony el kamerası almış, Okan bunu dönüm noktası kabul ediyor. “O kamera yalnızca bir cihaz değil, bir eşikti” diyor. İşte o zaman gördüğünü anlamak, sonra anlatmak istediğini anlamış.

Okan ta lise ikide bir kısa film çekmiş: Sinek. “Bir sineğin bir evin içinde geçen 24 saatlik yaşamını anlatıyordu. Amatör ama dürüst bir işti. Ardından Gotika geldi. Daha karanlık ve içsel bir karakterin hikâyesi… Bu filmleri festivallere gönderdik. Detaylarını bugün net hatırlamasam da, bu süreç benim için anlatma ihtiyacının somutlaştığı ilk dönemdi.”

Ama o zamanlar asıl tutkusu müzik. Müzikle ablası Dilek sayesinde tanışmış. “Rock ve metal müziğin içindeki sertlik, kırılganlık ve özgürlük hissi dünyayı algılama biçimimi derinden etkiledi” diyor Okan.

Uzun süre kendi kendine gitar çalmış. Üniversite yıllarında gitar hayatının merkezindeymiş. Barlarda sahne almış, gruplarla çalmış, lead gitarist olarak müziğin içindeymiş. Geçimini sağlamak için stüdyo müzisyenliği de yapmış, zaman zaman tanınmış sanatçılarla sahne alma fırsatı da bulmuş.

“Müzik bana ritmi, zamanı ve duygunun akışını öğretti” diyor. “Bugün görüntüye yaklaşımımda hâlâ o müzikal düşüncenin izleri vardır.”

Okan Ankara Üniversitesi’nde elektronik mühendisliği okumuş, dördüncü sınıfa kadar da gelmiş ama gerisi nanay… Zaten asıl merakı başka.

2008’de TV8’e girmiş, rejide çalışmaya başlamış. Kameramanlar, yönetmenler demiş ki, yolun burası değil. “Haklılardı” diyor Okan, “zaten habercilik derdim yoktu.”

Yine de ilk eğitimini orada kameraman Cengiz’den almış:

“Cengiz Abi bana şunu öğretti: Görüntü sadece çekilmez, kurulur. Işığın bir yüzü nasıl değiştirdiğini, bir mekânın duygusunun nasıl inşa edildiğini, kadrajın neden o şekilde kurulması gerektiğini onunla öğrendim. Işığın bir anlatım dili olduğunu fark ettiğim an, benim için gerçek kırılma noktasıydı.”

Okan Candemir.

Böylece heveslenip içine dalmaya karar vermiş. O sıralar iletişim fakültesindeki arkadaşlarının bitirme tezlerini çekmiş sık sık.

Ankara’da yaşayan Amerikalı bir müzisyen ahbabı varmış, Eric, Okan’ın aklına bir fikir kaçırmış: Moskova’da bir özel akademi var, şansını dene, 120 kişilik yabancı kontenjanı var. Okan girmiş yetenek sınavına kazanmış, 2004. Film müzikleri, armoni, caz gitar eğitimi almış.

Moskova’da sinemayla da haşır neşir olmaya başlamış. “Festivalleri kaçırmıyordum, sinemacılarla tanıştım, setlere gittim…” diye anlatıyor.

Aynı akademide açılan kurslarda drama çekimleri üzerine, sinematografi üzerine dersler almış. “Hep sahadaydık. Gördüğümüz, yaptığımız işler üzerine konuşup tartışıyorduk. Beş altı filmde kamera operatörü olarak çalıştım. Kısa filmlerde bulundum.”

Eksiklerini de görüyormuş:

“Işık bilgimin eksik olduğunu hissettim. Duyguyu veremiyordum, ruhunu yansıtamıyordum konunun. Eğitim aldım ama bunları zamanla halledeceğimi de anladım, o kadar kolay değilmiş o işler.”

Şunları da farketmiş bu eğitimlerde: “Görüntü sadece teknik değildir, bir zaman hissidir, bir hafızadır, bir düşüncedir.”

Bu sırada bir Türk inşaat firmasında da çalışıyormuş, Ulyanovski’ye gidip gelerek –okullar paralı.

Okan kendini sürekli geliştiren, arayan biri. Arayan da bulur, biliyoruz. 2012’de Ankara’da Ukraynalı Tanya’yla tanışıp yıldırım aşkı yıldırım nikaha çevirmiş Okan, 1,5 ayda evlenmişler.  Tanya’nın annesi Prof. Lidia Starodubtseva Harkiv Üniversitesi’nde Medya-İletişim Bölüm Başkanıymış, “Gel” demiş Okan’a, “eğitim al.” Ücretli tabii. Gitmiş, gene sinema eğitimi, drama… “Bu süreç, teorik düşünce ile pratik üretim arasındaki bağı güçlendirdi” diyor.

Okan bir iki yapım şirketinde çalışmış, 2015’ten sonra da ‘free-lance’ iş almaya başlamış. TRT için 56, yabancı kanallar için de 10-15 civarında belgesel projesinde yer almış. TRT’nin Bizim İller programının çekimlerinde de çalışmış “81 il, 3741 köy-kasaba çektim” diyor.

Okan Candemir’in çok şey öğrendiğini söylediği bir işi de BBC’nin kutup ayılarını konu alan belgeseli. Bu projede, 2014-15’te kameraman olarak çalışmış. “Profesyonel çalışmanın ne olduğunu orada öğrendim” diyor.

Bu çeşitli ve yoğun üretim süreci, “farklı anlatı dillerini deneyimleme ve geliştirme imkanı” vermiş Okan’a.

Okan sinema filmlerinde de çalışıyor ama tutkusu belgesel. Yine Arhavili olan İstanbul Üniversitesiİletişim Fakültesi’nden Doç. İlkay Nişancı’nın Eko, Eko, Eko belgeselinin bazı bölümlerinde, sonra da Yavaş Ölüm belgeselinde görüntü yönetmeni olarak çalıştı.

Bugün vardığı yerde görüntü yönetmenliği denen işi nasıl değerlendiriyor Okan? Şöyle:

“Benim için görüntü yönetmenliği bir duyguyu, bir zamanı ve bir karakteri doğru hissedip, bunu doğru bir görsel dille aktarabilmektir. Teknik tercihler benim için hiçbir zaman yalnızca teknik olmadı. Bir lens seçimi bir mesafe kurar. Geniş açı yalnızlığı büyütebilir. Uzun odak bir karakteri dünyadan koparabilir. Işık ise duygunun taşıyıcısıdır. Yumuşak ışık bir hafıza yaratır. Sert ışık gerçeği açığa çıkarır. Benim için önemli olan, tüm bu araçların yarattığı hissiyattır.”

Okan’ı ben Arhavi’de madene karşı başlatılan Vaminon (İstemiyorum) hareketinden tanıyorum, bu direnişin her aşamasını kamerayla kaydetti, ediyor. Yani anlatacak en az bir hikayesi daha var Okan’ın, ama başka işler peşinde olduğunu, başka işlerin de Okan’ın peşinde olduğunu biliyorum. İlkay’la, Evrim’le yeni projeler üzerinde konuşuyor, çalışıyorlar.

“Bir hikaye gerçekten iz bırakacaksa” diyor Okan, “orada olmak isterim.”