Dionysos'un izinde
D

Ayhan Tinin
Ayhan Tinin
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ‘Pupa Yelken Koçluk’ ve ‘Söz Gelir Yazı Olur’ kitaplarının yazarı. Yönetim danışmanı, senarist, oyuncu koçu, dramaturg.

Bazen gezerken kalabalığın tersine coğrafyalara gitmek, o yer değiştirmeyi gerçekten bir yolculuğa dönüştürür.

Bazen tarihe, bazen kendine ve bazen geleceğin bilinmezliğine doğru gider, bütün sınırlarını yeniden tanımlarsın.

Rota soğuk kış günlerinde Atina olunca, doğal olarak Apollon, Athena ve Dionysos’un da katılımıyla kalabalık ve şölenli bir seyahat oldu.

Akropolis. Fotoğraf: Reuters

Tragedya ya da komedya ne fark eder ki… Tiyatronun dansı, maskesi, kahramanları ve soytarıları, saklandıkları yerden çıkıverdiler.

MÖ 530’lu yıllardı. Akropolis yavaş yavaş kutsal bir nitelik kazanırken ateşin etrafında anlatılan o ilk hikâyenin en önemli sorusu tekrar yankılandı: “Ben kimim ve burada ne yapıyorum?

İnsanın artık karanlıkta kalmaya razı olmadığı zamanlardı.

Sanılanın aksine tiyatro yazıyla başlamadı. Bedenle başladı. Ve tekrar eden sözlerle…

Antik dünyada insanın bu önemli sorusu önce arayışa, sonra Dionysos adına yapılan şenliklerde sahneye dönüştü.

Tragedya kaderle hesaplaşmaydı.

Komedya ise düzenle alay ve eleştiri…

Seyirci sadece izleyen değil, aynı zamanda tanık olandı.

Çünkü sahnede olan, herkesin başına gelebilirdi.

Çok fazla tiyatro tarihi anlatmaya niyetim yok. Ancak tiyatronun amacının ve neye hizmet ettiğinin; iyice ve bilinçli olarak belirsizleştirildiği bugünlerde, i’lerin noktalarını koymak da önemli…

Yukarıda Akropol ve Apollon, aşağıda Dionysos!

Sahne her kurulduğunda geçici bir ateşkes başlıyordu; insan soruyu sorabilmiş olmanın özgürlüğünü ve gücünü kazandı.

Maskeler değil alegoriler konuşmaya başladı. Tiyatro biçim değiştirerek hayatta ve özgür kalmayı öğreniyordu.

Akropol’ün korkusu bu olabilir miydi?

Oyunlarda iyilik ve kötülük yeniden ve yeniden karşı karşıya geliyordu.

Thespis Dionysia Şenlikleri sırasında koronun içinden ilk kez ayrıldığında ritüelden dramatik sahneye doğru evrildi tiyatro… Bir kez anlatan ile oynayan ayrıldı ya, bütün coşkusu ve hüznüyle rol ve oyuncu kavramı doğdu.

İkinci büyük kırılım William Shakespeare ile oldu. Tiyatro insanın kalbine yeniden kurulurken krallar ve soytarılar aynı cümlelerde buluştu.

“Hiçbirimiz masum değiliz!” diyordu metinler… Ve sahne alabildiğine insanın içindeki iyi ve kötüyü aynı anda göstermeye başladı. Dil zenginleşti. Karakter derinleşti. Sahne evrenselleşti.

Değişen dünyanın ve seyircinin rahatını bozan Bertold Brecht oldu. “Ağlamayı bırak ve düşün!” dedi. Tiyatro duygu yoğunluğundan sorgu yoğunluğuna geçiyordu. Gerçeklik parçalandı. Sahne bir deney alanına dönüşürken, dördüncü duvar yıkıldı.

Bugünün tiyatrosu hiçbir yere ait değil. Ama her yer sahne, her yerde oynanıyor.

Yalnızca salonda değil! Sokak, depo, dijital ekran… Bazen yalnızca metin, bazen yalnızca beden, bazen ikisi de… Bazen hikâye susuyor, sessizlik sahneyi ele geçiriyor.

En az iki bin beş yüz yıllık bir hikâye anlattım size… Sürekli dönüşen ama hiç ölmeyen bir sanat…

Tiyatro hiç son bulmayacak. Çünkü hala yüz yüze gelmeye, yüzleştirmeye cesaretimiz var.

Çünkü insan anlatmadan, paylaşmadan yapamaz. Sahne oyuncunun kendine ve seyirciye bıraktığı en dürüst mesajdır.

Ve her perde açıldığında binlerce yıllık bir fısıltı dolaşır salonda: Bak bu sensin!

M.Ö 535’den bu yana, bugün de Dionysos sahnesinden bakıldığında, güney yamacından yukarıda, Akropol görünür, bu bilinçli bir mimari tercihtir.

Oyuncu ve seyirci bilir ki “Söylenen söz yazgıyla ya da öyle sanılanla hesaplaşır!”