Çırpınanlar Rıhtımı
Ç

Birkaç yıl evvel, İranlı bir arkadaşımla Ayvalık sahilinde oturuyorduk. Kıyıya, yerli-yabancı turistlerin pek rağbet ettiği o tur teknelerinden biri yanaştı. Bakir koylara nara ata ata gözdağı vermiş, köpüklerini saça saça denizi bulandırmış, günübirlik rotasını tamamlayarak rıhtıma yanaşmıştı. Eğlencenin ve tepişmenin yorgun düşürdüğü günübirlikçiler sahili zangırdatan müziğe eşlik edemez olmuş, sendeleyerek karaya çıkıyordu.

Adetim olduğu üzere, bu manzara karşısında yüzümü buruşturdum. Zevkler ve renkler konusunda ortaklaştığımızı düşündüğüm arkadaşımın yüzünde benzer bir ifade göreceğimden emin, ona döndüm. Ağlıyordu.

Arkadaşlar arasında soğukkanlılığıyla maruf dostumun üstü başı oyun köpüğüne bulanmış pür neşe turistlere bakarak gözyaşlarına boğulmasına anlam veremedim. “İran’da insanlar şu kadarcık bir şey istiyorlar” dedi. “Köpüklere boğulmak, kadın-erkek denize dalıp çıkmak, kimseden çekinmeden ve ilkokul çocuğu gibi hesap vermeden kadeh tokuşturmak. Bu kadar.”

İranlılar haftalardır sokakta. Fotoğraf: BBC

İran’da rejimin makbul saymadığı toplum kesimlerine reva gördüğü baskının boyutlarını ve etkilerini bizzat gözlerimle de gördüm, yaşadım. Tahran’da bir gece, üst komşumun evinde yapılan bir doğumgünü partisi basıldı…

Kadınların yüzündeki dehşet, parti kıyafetlerini değiştirip telaşla çarşaflara büründüğü anlar kazınmış zihnime. Kendinde “Kim içki içti” diye sorma hakkını gören, insanları karakola götürmekle tehdit eden kibirli memurların rüşvet bekleyen iştahlı gözleri de. Yolumu kesip beni sorgulayan istihbaratçının tatlı-sert tavırlarının bir adım ötesindeki vahşet de. El altından kadehime bir yudum arak dolduran restorancının çekingenliği de.

Tüm zamanını, enerjisini, maddi-manevi birikimini kendi halkının makbul saymadığı kesimlerini sindirmeye ve eziyet etmeye adamış bir rejimin baskısı altında biricik ömürlerini tüketmiş bir halkın üzerine sinmiş korkuyu, bıkkınlığı, yılgınlığı hissettim iliklerimde.

Bir günübirlik tur teknesiyle denize açılmanın lezzetini, köpük banyosu yaparak her şeyi unutmanın hafifliğini arzulamanın nasıl bir anlam taşıdığını, Tahran’ın istibdat kokan sokaklarında anladım.

İran’da, kerameti kendinden menkul bir ruhban ve softa takımının çizdiği ahlaki çerçevenin dışına çıkmak isteyenlerin sayısı yıllar içinde arttı. Şehirlerine elektrik ve su vermekten, parasının değerini korumaktan aciz rejim, kabadayılığının işlediği tek alan olan sokak eşkiyalığında ihtisas yaptı. Pervasızca insan öldürmeye alıştı, alıştırdı. Vatandaşlarına tek vaat edebildiği, sokakları dolduran ceset torbaları oldu.

Bu satırlar yazılırken, Ayvalık’ta tur teknelerinin seferden gelip-gidişini izlediğimiz arkadaşımdan haber almayalı günler oldu. Rahatça cinayet işlenebilmesi için dünyadan koparılan ülkesinde, onun, diğer dostlarımın, onların sevip saydıklarının o torbalarda olmadığını ummaktan başka bir şey gelmiyor elden.

Haysiyeti ve geleceği için çırpınan karanlığa gömülmüş bir halkın cellatlarının yüzüne bir tırmık attığı, hiç yoksa gözlerini veya kaşlarını kanattığı özgürlük mücadelesinin huzmeleri yansıyor arada. Kopuk kopuk yayılan bu ışığı takip etmekten başka çaremiz yok.

Bu noktada, ‘çırpınış’ tabiri üzerinde durmalı belki de. Zira İran’da yaşananları geniş bir toplumsal kesimin çırpınışı olarak tanımlamak – can acıtıcı olsa da – isabetli olacak. Türkiye’de de toplumun ciddi bir kesimi benzer bir otoriterliğin pençesinde, benzer bir ötekileştirme kasırgasına kapılmış durumda. Derece ve metodlar farklı elbette. Fakat her iki ülkede de devlet aygıtını avucuna almış çevrelerin özünde yaklaşımı ve niyeti aynı: iktidarına tehdit olarak algıladığı toplumsal grupları – ne pahasına olursa olsun – sindirmek.

Bu pür nefret tutumun karşısında nefes borusu tıkanan halk kitlelerinin tek çaresi veya refleksi de çırpınmak oluyor haliyle. Bir adım sonrasını düşünmeden, anın içinde, var gücüyle debelenmek; ayakları bağlanırken başına gelecekleri hisseden kurbanlık koyun veya idam sehpasına ittirilen mücrim gibi.

19 Mart protestolarında sokaklara inen halk, İmamoğlu veya Özel sevdasından değil, önündeki son kavşağın da kapatılacağını gördüğü için çırpınmamış mıydı? Bugün Özel’in mitinglerini dolduran CHP veya gayri-CHP’li kalabalıkların çığlığı bir ‘son çırpınış’ değil mi?  

Devlet Bahçeli, İran’daki gösterileri Gezi olaylarına benzetmiş. Bu yakıştırma, iki halkın içinde bulunduğu çıkmazı anlattığı kadar, iki komşu rejimin de manevi akrabalıklarına delalet ediyor kuşkusuz. Kendinden olmayanın taleplerini yok sayan ve kitleleri ‘tenhada kıstırma’ hayali ve hırsıyla yanıp tutuşan ortak zihinsel kalıp; muhaliflerinin kanatlarını kırmayı marifet sayanların, çırpınışlarını izlemekten keyif alanların hısımlığı. Devleti tapusuna geçirmenin, nimetlerine boğulmanın lezzetini tatmış olanların hoyratlığı. Aynı hamurun Acem ve Türkî suretleri.

İktidar müptelalarının dayanışmasına karşı, ‘çırpınan halklar’ olarak safları sıklaştırmalıyız. Hepimizin hissesi olan bu toprakların bir molladan diğerine – veya bir babadan oğula – devredilmesini engellemek bizim elimizde.

Çırpınarak bir yere varamayabiliriz. Ama çırpınmadan da bir yere varamayacağımız kesin.

Gün gelir de sırtımızda bağdaş kurmuş sarıklı tacirlerden kurtulursak günübirlikçi bir tur teknesiyle denizlere açılıp yorgun düşene kadar köpük banyosu yapmak birbirimize sözümüz olsun.