İran’da devrimden sonra molla rejiminin ilk işi, dizginsiz bir terör politikasıyla ilerici, devrimci muhalefetin ezilmesi olmuştu. Şimdi de halkın her türlü demokratik eylem ve talebini ‘dış güçlerin, ABD-İsrail’in kışkırtması’ olarak kodluyor ve bunu muhalif güçlerin tasfiyesine dayanak haline getiriyor. Örgütsüzlük; bir yandan eylemlerden sonuç almayı, kazanım elde etmeyi ve öte yandan sonraki eylemlere mücadele deneyimi aktarımını büyük oranda sınırlıyor. Rejim, her defasında bu kitlesel gösterilerden sonra binlerce kişiyi tutuklayıp idamlarla halka gözdağı verme ve olası örgütlenmeleri şiddetle bastırma yoluna gidiyor.
Daha önceki gösterilerde ABD emperyalizmi ve İsrail’in yaptıkları ‘destek’ açıklamalarının söz konusu politika bakımından aslında rejimin işini kolaylaştırıcı bir rol oynadığı söylenebilir. Ancak rejimin bölgedeki dayanaklarının darbe yediği ve açık hedef haline geldiği bir dönemde gerçekleştirilen son protestolar, ABD ve İsrail’in İran’a müdahale politikalarına fazlasıyla alan açıyor. Bugün Trump, İran rejiminin önüne iki seçenek sunuyor: Ya bölgesel gücünün tırpanlanmasına ve nükleer alandaki faaliyetlerine son vermeye razı olacağı yeni koşullarda bir anlaşmaya (daha doğrusu teslimiyete) razı olma ya da askeri müdahale!
Ancak Trump, İran’a yönelik kuşatma ve müdahalenin başarısı için sadece İsrail’e değil, Erdoğan rejiminin de desteğine ihtiyaç duyuyor. Erdoğan yönetimiyle, İran’ın bölgesel gücünün kırılmasıyla doğacak boşluğun doldurulması (yayılmacı emellerine alan açma) üzerinden pazarlıklar yapılıyor. Suriye’de geçici HTŞ yönetimi üzerinden kurulmaya çalışılan düzen ve bu düzende SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) gücünün Türkiye’nin razı edilebileceği bir noktaya çekilmeye çalışılması (Son Halep saldırısı ve Kürt güçlerinin Halep’ten çıkartılması örneğinde olduğu gibi), bir ucuyla İran hesaplarına da bağlanıyor.