Üniversitelerin üç yıla düşürülmesi fikri, ilk bakışta pratik, verimli ve hatta ‘çağın ruhuna uygun’ bir reform gibi sunuluyor. Daha az sürede mezuniyet, daha hızlı iş gücüne katılım, daha dinamik bir ekonomi… Kâğıt üzerinde kulağa hoş gelen bu başlıklar, aslında uzun süredir yükseköğretimi bir kamusal hak ve entelektüel alan olmaktan çıkarıp bir hızlandırılmış sertifika programına dönüştürme eğiliminin son halkası gibi duruyor.
Üniversite, işsizliğin ertelendiği, toplumsal gerilimlerin geçici olarak askıya alındığı bir alan işlevi gördü. Şimdi bu alanın süresini kısaltmak, aslında erteleme süresini de kısaltmak anlamına geliyor. Mezuniyet hızlanıyor ama istihdam aynı hızda artmıyorsa, ortaya çıkan şey yalnızca daha erken yaşta yaşanan bir hayal kırıklığı oluyor.
Bazı akademisyenler, bu durumun üniversite diplomasının zaten aşınmış olan değerini daha da düşüreceğini savunuyor. Dört yılın bile ‘fazla’ bulunduğu bir ortamda, üniversite mezunu olmanın toplumsal karşılığı giderek belirsizleşiyor. İşin ironik tarafı, bu reformun gençlerin lehineymiş gibi sunulması. Daha erken mezun ol, hayata daha çabuk atıl, zaman kaybetme… Peki ama hangi hayat? Hangi iş piyasası?
Sonuç olarak üniversitelerin üç yıla düşürülmesi, teknik bir eğitim reformundan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu öneri, üniversiteyi ne olarak gördüğümüzle ilgili temel bir tercihin göstergesi.