(…) Hepsi birbirinden iştah açısı hedefleri sıralamakta sakınca görmüyor: Grönland, Kanada, Küba, Kolombiya, Meksika, İran vesaire…
Sadece yapabildiği için, gücü yettiği için ve kimse itiraz edemeyeceği için Batı Yarımküre’yi rejim değişiklikleri, ilhak ve hatta işgalle portföyüne yazabilecek bir delilikle karşı karşıyayız. Burada ‘delilik’ küçümseme ya da aşağılamayı değil ne yazık ki -üç aşağı beş yukarı- ABD’nin yeni dönem stratejisini tanımlıyor.
Öngörülemezliği silah olarak kullanan bir başkanın, dünyayı ve hedefindeki ülkelerin halklarını umursamadan yapabileceği şeyler üzerine akıl yürütmek gibi neredeyse imkansız bir görevle karşı karşıyayız.
“Bundan sonra ne olacak?” sorusunun cevabını da yine Taha Özhan’ın cümleleriyle aramaya çalışalım:
“… Bütün bu gelişmeler çok açık bir şekilde üç dinamiği güçlendiriyor.
Birincisi, savaş(lar)ın çıkma ihtimali ciddi şekilde artacaktır. Zira devam eden deglobalizasyon ve ticaret savaşları asgari düzeyde uluslararası hukukun işlemediği bir düzende savaş ihtimalini kaçınılmaz olarak besleyecektir.
İkincisi, çöken sistemin kurumlarının artık ayakta kalma ihtimali de zayıflamaktadır. Ne güvenlik ne düzenleyici ne de siyasal kurumların böylesi bir ‘yönetilen kaos’ düzeninde eski formlarını korumaları zorlaşacaktır.
Üçüncüsü şimdilik ‘yönetilen kaos’ safhasında olan krizimizin orta vadede ‘yönetilen’ vasfını da kaybetmesi muhtemeldir.
Böylesi bir durumda, dünyanın ciddi anlamda alıştığı ve hatta bağımlı hâle geldiği küresel/bölgesel üretim ve iş birliği ağının ciddi hasar görmesi mümkündür. Ticaretin, finansal altyapının, ham maddelerin, nadir elementlerin kaçınılmaz olarak silahlandırılacağı bu senaryoya dair hiç kimsenin boyutlarını hesapladığı bir kıyamet senaryosu bulunmuyor.”