Memleketin pek çok yerinde kitap fuarına gittim. Bazen konuk, bazen işçiydim. Bir yayınevi çalışanı olunca, kitap fuarlarında mesai harcamak kaçınılmaz.
Tepebaşı’ndaki kitap fuarının sonuncusuna katıldığımı anımsıyorum. O sıralar Ağır Ol Bay Düzyazı dergisini çıkarıyorduk ve uzun kuyrukları aşıp içeri girmemiz, dergi sayesinde hiç de zor olmadı. Kalabalık bir insan topluluğu kalmış o günlerden aklımda. Selçuk Yamen’le dergiyi sırtlanıp fuardaki şair, yazar ve okurlara dağıtmıştık. Biz dergiciliğe bir süre daha devam ettik ama fuar Beylikdüzü’ne taşındı.
‘Haydi İstanbul’a İstanbul’aaaa…‘
İlk zamanlar Yenibosna’ya kadar gidiyor, oradan sonrasında da Silivri arabalarına binerek fuar alanına varıyorduk. Çoğunlukla mevsim kış olurdu ve Beylikdüzü’ne hep kar yağardı. Yolları kapatmasa da tipi ve fırtına olurdu, kar ve soğuk aman vermezdi ama fuar alanının içinde olmanın güveni ve huzuru önemliydi.
Dönüşte Silivri’den gelen arabalara binmek üzere beklerken, muavinler -halk otobüsleri hariç değil- “Haydi İstanbul’a İstanbul’a…” diye seslenerek bizi aldıkları yere bırakmak için sıraya girerdi. Eh günün yorgunluğu, biraz kokteyl mahmurluğu, arkadaşları görmüş olmanın saadeti, gıybet, açlık derken yorgunluk da gelir konuk olurdu, eve gidene kadar artık pestilimiz çıkardı.
TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı az ötedeki Tepebaşı’ndan ‘Japonya il sınırı’na (bu yakıştırmayı Ayşegül Tözeren’den aşırdım) taşındıktan sonra işlerimiz daha bir yoğunlaştı sanki. Ulaşım zorlaştı ama alan genişledi. Okurun ve yayınevlerinin hareket alanı genişleyince kitaba daha çok yer açıldı ama gel zaman git zaman maliyetler katlanarak devam edince artık fuarlara katılamaz hale geldik.
Sebebin gözüne kıymık batmasın
Memleketteki kitapların yüzde 80’ini memleketteki yayınevilerinin yüzde 20’si satıyor. Banka ve tekellere bağlı yayınevlerinin dışında kalanlar da fuarda bu yüz de 20’lik kesime okur taşıyor. Birkaç yıldır İstanbul Kitap Fuarı’na katılmamamız, fuarı ve nedenlerini kötüleyeceğiz anlamına gelmiyor.
Artık maliyetleri çıkarmak, insanların emeğinin karşılığını vermekte zorlanmak bir yana, boş solanlara konuşmak da iyiden iyiye yorucu.
Malatya’da Komünist Manifesto
2017’de Malatya Kitap Fuarı’nda az sayıdaki seküler yayınevinden biriydik. Kitaplarını imzalamak üzere sandalyesine konuşlanan Adnan Özyalçıner, altı dilde bastığımız Komünist Manifesto’nun Arapça sayfalarını açarak okurla bir hayli temas kurmuştu.

Çok fuarda yan yana geldik, aynı masada konuşma yaptık Adnan abiyle, a dergisinden Yeni a dergisine geçişlerini anlattığı aklımda. Ben de kısa bir dergi tarihi anlatıp Evrensel Kültür’den Yeni e’ye geçişimizi anlatırdım okurlara ve dinleyicilere… Hey gidi… Nerden baksan Yeni e de adını Yeni a’dan almıştır zaten.
Haydarpaşa’da efil efil
En sevdiğim kitap fuarlarından biri Haydarpaşa Garı’nda yapıldı. Açık havada, yorulmadan, telaşa düşmeden iki yıl üst üste keyifli ve güzel bir fuar geçirdik.
Akşamında tarihi meyhanesine gidip dinlendiğimiz fuarın Haydarpaşa gibi tarihi bir mekânda olması aynı zamanda garın gar olarak korunması için de eylemlerimize neden oldu. Tren vagonlarını depo olarak kullanmamıza izin verdikleri gibi arada dinlenmek ve mola vermek, fotoğraf çektirmek için de vagonları kullandığımız oldu.
‘Cemal Süreya ile tanışmaya geldik‘
Adnan Özyalçıner 2019’da TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nda Onur Yazarı seçildi. Yayına hazırladığımız kitaplarında editör olarak adımın geçmesi, sanırım meslek hayatımdaki en önemli ayrıntıların başında gelir. Aynı yıl Sanatçı Onur Ödülü’nü de ressam Mevlüt Akyıldız almıştı.
O yıl da ilginç şeyler yaşadık, başımızdan ilginç şeyler geçti. Yeni e dergisine de kapak yaptığımız Adnan abi için ‘Kenar Mahallede Bir Onur Yazarı‘ başlığı atmıştık. O yıl stand düzenlemesi için Adnan abinin bir ağacın dalları arasından gülümseyen fotoğrafını kullanmıştık.

Hepimiz o fotoğrafın altında günler geçirdik.
Şu bizim göçmen Adnan
Aldığı hep armağan
Bıyıkları pek düzgün
Müsahhih olduğundan
Cemal Süreya böyle demiş Adnan Özyalçıner için. Özellikle Cumhuriyet gazetesinde müsahhih olarak Kemal Özer’le çalıştıklarından bu yakıştırmayı yapmış olmalı Cemal Süreya. Bu yazı az önce bahsettiğim fotoğrafın üstüne işlenmiş halde kurduk standı.
Adnan abiyle o yıl 11 farklı konuşmada aynı masayı paylaştık. Stand içinde imza yaptığımız bir gün bir grup okur gelerek “Merhaba Cemal bey, sizinle tanışmak için geldik” dedi. İlk anda adını karıştırdıklarını sandım. “Sizin şiirlerinizi seviyoruz” falan gibi şeyler söylemeye devam ettiklerinde Adnan Özyalçıner’i Cemal Süreya sandıkları çıktı ortaya.
Koca fotoğrafın üstünde Cemal Süreya imzasını görünce, fotoğraftaki kişinin de Cemal Süreya olduğunu sanmış insanlar.

Halkımız ve komün hayatımız
Diyarbakır’da bir fuar akşamı mıydı anımsamıyorum. Mehtap Ceyran’ın Mevsim Yas kitabı yeni çıkmıştı ve insanların ilgisi oldukça yoğundu. Mehtap’la bir söyleşi yaptık, fuarda değil Şahin Altuner’e ait kahveciydedik… Çok insan vardı aramızda, Diyarbakırlı şair ve yazarlar ağırlıktaydı.
Her şey bittiğinde, kitaptan ve edebiyattan uzaklaşıp yemek için açık havada bir yere gittik. Diyarbakır’da bahar havası vardı ve akşam serini rahatsız etmiyordu. Yemekleri ve içecekleri söyledik. Selim Temo, Mehtap Ceyran, C. Hakkı Zariç, Şahin Altuer, Muharrem Erbey vardı masada. Unuttuklarım varsa özür dilerim. Hepimizin çok aç olduğunu bilen garson aceleyle servis açtı, birkaç tabak salata getirdi ve bizi şöyle uyardı: “Bu salataları komünal bir şekilde paylaşın!”
O sıra yanımda oturan Selim Temo’yla bakıştık, gülümsedik
“Halkımızı bu kadar bilinçlendirmeyecektik” dedi Selim gülümseyerek… Güzel bir gece geçirdik.

Deniz Kavukçuoğlu yıllar yılı fuar için olağanüstü çaba gösterdi ve çok güçlü bir ekip bıraktı arkasında. Anısına saygıyla… Bu yıl İstanbul Kitap Fuarı’na katılamayacak olmanın ağırlığı ve sükunetiyle…