Sessiz bir olgunluk eylemi

METE HATAY

Kıbrıs’tan bakınca, Türkiye’de söylenen her söz buraya bir yankı gibi ulaşır. Önce denizi kabartır, sonra sessizliğe gömülür. Ama bu defa farklıydı.

Özgür Özel’in 19 Ekim’de yapılacak KKTC cumhurbaşkanlığı seçimine dair açıklamasında buralarda uzun zamandır duyulmamış bir kelime vardı: Saygı. Burada bu kelime, diplomatik bir nezaket değil, neredeyse bir varlık meselesidir.

Bizim hakkımızda hep konuşulur ama bizimle konuşulmaz. Kıbrıslı Türkler hep ‘temsil edilmesi gereken kardeşler‘ olarak görülür, kendi iradesiyle var olan özneler olarak değil. Bu yüzden “Kıbrıslı Türklerin iradesine saygı gösterin” cümlesi, bizim için politik değil, ontolojik bir anlam taşır: “Sizin kendi kararınız vardır” demektir.

Türkiye siyasetinde çoğu zaman birlik sözü, hâlâ benzerlik olarak anlaşılır. ‘Bizim gibi düşünmeyen’ tehlikelidir, ‘bizim dilimizi konuşmayan’ nankör sayılır. Oysa temsil edilmek, birinin senin yerine konuşmasıdır; görülmekse, kendi sesinle var olmaktır. Biz yıllardır temsil edildik ama hiç görülemedik.

Bir zamanlar bu ilişki ‘ana-yavru‘ metaforuyla tanımlanırdı; bugünse ‘kardeşlik’ deniyor. Ama her iki dil de aynı hiyerarşiyi taşır… Biri koruma bahanesiyle, diğeri sevgi bahanesiyle yönetme hakkını saklı tutar. Çünkü kardeşlik dediğimiz şeyin içi de çoktan ‘abilik’le dolduruldu; ve o abilik bizi belki yavrulaştırmıyor artık ama çocuklaştırmaya devam ediyor.

Kıbrıs’ta ‘müdahale‘ artık gündelik bir kelime. Seçimlerden medyaya kadar her alanda görünmez bir el hissedilir. Bu, sadece politik değil, psikolojik bir meseledir. Bir toplumun iradesi sorgulandığında, özsaygısı da erir.

Ve dil… Asıl sömürgeleşme burada olur. ‘Milli dava’ dediğimizde kimin davasından söz ediyoruz? ‘Kardeşlik’ dediğimizde gerçekten eşit miyiz?

Burada kullanılan her kelime fazladan yankı yaratır; çünkü kelimelerin bedeli vardır. Olgunluk ise sınırını bilmekle başlar. Bir toplumun iradesine saygı duymak, ondan korkmadığını gösterir. Türkiye ile Kıbrıs Türkleri arasındaki ilişki yıllarca bir ‘ben‘in yankısıydı. Belki bu kez, bir ‘sen‘in sesi duyuldu.

Lefkoşa’dan bakınca, bu açıklama gerçek bir devrim değil, ama sessiz bir olgunluk eylemi. Çünkü olgunluk, dediğim dedikçilikle değil, duyabilmekle başlar. Gerçek kardeşlik, birbirini yönetmek değil, birbirini duymaktır. Ve belki de uzun zamandır ihtiyacımız olan şey tam da budur: Kıbrıs’ın kaderi hakkında konuşurken nihayet birileri susmanın da bir siyaset biçimi olabileceğini hatırladı.

Bu yüzden bizi bize sormadan temsil etmeyin artık. Önce bir duyun!