
ZEHRA ÇELENK
celenkz@gmail.com
@ZehraCelenk
İfşalar dalga dalga büyürken Mine Söğüt’ün erkeklerin mağduriyetinden, tacize ses çıkaran kadınların yarattığı ‘şiddet’ten dem vurduğu yazısı haklı olarak yoğun tepkiye yol açtı.
Mine Söğüt’ün yazısı çok uzun mücadeleler sonucu duyulur hale gelen kadın sesini eril faillerin pervasız ve edepsiz yakınmalarıyla eşitliyor. Bu haliyle aslında taciz ifşalarının tacize uğrayan kadınları yüreklendirmek ve faillerin uykularını kaçırmaktan çok daha fazlasını yaptığının da tersinden kanıtı. Zira patriyarkal işbirliğinin hangi örüntülerle kurulduğunu gösteriyor.

‘Aman masamızın tadı kaçmasın!’
Kültür-sanat camiamızın ağzı bol laf yapan, yeri gelince kadın hakları konusunda bayrak sallayan modern görünümlü bazı fail erkeklerinin olağan şüphelilerden daha vahim bir riyakarlıkla ilgili her tür suçu pervasızca işleyebilmesinin arkasında gönüllü bir kayırma, ‘bizden’ diye ayırma mekanizması var. Daha edebi bir dille yazılmış olsa da söz konusu yazıdaki ‘Aman masamızın tadı kaçmasın!’ diye özetlenebilecek yaklaşım, sorgulanan kadın itirazının da sorgulanmayan erkek imtiyazı gibi, sadece erkeklerin ekmeğine yağ sürdüğünü gayet güzel ortaya koyuyor.
‘Yazarlar masası’ meselesi beni bir süredir düşündürüyordu, bu vesileyle üzerine birkaç satır yazayım…
Edebiyatçıların, yazarların bir araya gelmesi, toplumsal olaylar karşısında gerçek bir duruş sergilemesi olanağının yanı sıra somut haliyle de eskilerin parlak resimlerini anımsatan ‘masa’, ‘masa üstünde’ hoş bir fikir. Ama bilin bakalım eskilerin edebiyat ortamlarına göre ne eksik: Öncelikle bir edebiyat ortamı. Bu masalarda gerçek bir itiraz, dolayısıyla sanatçı olmanın gerektirdiği ‘uyumsuzluk’ ve isyan maalesef yok. Kapsayıcılık da yok, imtiyazlı yerde bir köşe kapmaktan duyulan sevinç var. Beyoğlu’nun fişli tacizcilerine açık olabilen bir masada örneğin taşranın pırıl pırıl bazı kadın yazarlarının esamesi okunmuyor. ‘Aman uzak olsun öyle masa’ dedirtiyor.
Sözüm masaların tüm gediklilerine değil, içlerinde beğendiğim ya da sevdiğim insanlar da var. Ayrıca yazı üzerine masadan istifasını hemen bildiren kadın yazarlar da oldu. Bazı şeyler artık gerçekten değişsin ve ille kurulacaksa kadın sesini, LGBTİ+ sesini, kültürel itirazı gerçekten ortaya koyabilen masalar kurulsun istiyorum. Kültür sanat dünyamıza hala hâkim olan ‘Sen, ben, bizim oğlan’ anlayışının artık sadece küflü değil, egemenle uzlaşmak bakımından tehlikeli de bir hal aldığını gösterdi bu ifşa dalgası.
‘Masa’yı şu andan sonra daha çok metafor olarak kullanacağımı da belirteyim. Ben edebiyatın da yazarın da ‘Kendim ve Ahbaplarım Cemiyeti’ dışında kaynaklardan beslenmesi gerektiğine inanırım. Kendiliğinden kurulan masaları, mesela her buluşmanın her şeye rağmen yaşam sevinci kutsamasına dönüşüverdiği kadın masalarını ya da gerçek bir üretim, tema, eylemlilik üzerine kurulmuş kapsayıcı masaları severim. Masa ya da ‘birlik olma hali’yle değil ama masacılık, klancılıkla ve bunun yarattığı sahte gösteriş ve imtiyazlarla fena halde derdim var. Bakış açısını daraltıp sesi kısarlar çünkü ve kültür alanında üretim yapan insan en çok bağımsız düşünebilme yetisini korumaya ihtiyaç duyar.
Abi ve babaların, sevgili ve eşlerin suyu ısınıyor
Metafor olarak ‘masa’nın en önemli sorunlarından biri, eril failleri de masa örtülerinin altına saklayıverme eğilimi. İfşa dalgaları yayıldıkça bu durum, iyi ki zorlaşıyor. Aynı zamanda kimse de kendini bu deneyimden herhangi bir imtiyaz duygusuyla cart diye ayıramayacağını kavramaya başlıyor. Metaforik abi ve babaların yanı sıra kâh çıkar kâh konfor lehine epeydir göz yumulan sevgili ve eşlerin de suyu iyice ısınıyor.
Taciz ifşalarının yarattığı en büyük endişelerden biri de bu bence. İyi hoş, kadın sesi çıktı dedik, coştuk ettik ama ya ‘bizim ev’e de çıkarsa duygusu. Ee, esas mevzu da bu ya zaten. Taciz ya da şiddet faili kişi babanın oğlu hatta baban da olsa, kadının yanında durabilmek. ‘Kadın beyanı esastır’ sözünü ucu bana dokunur endişesiyle sonsuz çarpıtmak yerine ucu tatlı cana en çok dokunan durumlarda bile failin değil mağdurun yanında olabileceksin. En önemlisi de faillerle gereksizce yakın arkadaşlığın seni ülkede kadın olma deneyiminden ayrı bir yere konumlandırdığı yanılsamandan vazgeçeceksin. Kadınların gözyaşı, endişesi, ürküntüsü ve yılmaz mücadelesinin üstünde değil yanında, içinde olacaksın ki kestiğin ahkam zapt ettiğin köşeye değsin.
Hala kadının bir itibarı yokmuş gibi davranılıyor
Tacizin, şiddetin yapana değil kadına kendini kötü, kirli hissettirerek ‘çalıştığını’, bu nedenle uğradığı tacizi anlatmanın hiçbir kadın için hiçbir zaman kolay olmadığını yüzlerce kez söyledik, yazdık. Hala erkeklerin itibarından endişe ediliyor! Yıl olmuş 2025, hala kadının bir itibarı yokmuş gibi davranılıyor. Erkeğe dış dünya, saygınlık, imtiyaz bol kepçe verilirken kadının saygınlığını namus, ölçülülük ve kendine verilen yere razı olma, idare etme becerisiyle sınırlı tutan geleneksel ahlak ezberleri hala, her yerde yürürlükte.
Bu nedenle işte, bir kısmımızın daha düne kadar adını bile duymadığı, ‘kendi çöplüğünde ünlü’ adamlar bile kadınların onlarla uğraşmaktan başka işi gücü yokmuş gibi bir çırpıda ‘itibar suikasti’nden bahsedebiliyor. Özürleri özüre benzemiyor, çünkü yanlış bir şey yaptıkları, suç işledikleri için mahcup ve üzgün değil, yakalandıkları ve suçları yüzlerine vurulduğu, oyuncak itibarları ellerinden alınır gibi olduğu için şaşkın, hala edepsiz ve hayal kırıklığı içindeler. Buna rağmen etraflarındaki erkeklerin çoğu ya susuyor ya da sahip çıkıyor. İşin kötüsü, tacizcilere daima bir ‘Tanırız yapmaz’cı kadın korosu da eşlik ediyor.
Hiçbir tacizci herkesi taciz etmez
Son ifşa ve taciz iddialarının, dikkat çeken bir özelliği de buydu: Pek çok kadın çıktı, “…’den beri tanırım, asla yapmaz, beni bir kere bile taciz etmedi” dedi! Çünkü tacizcinin tacizci sayılması için her kadını taciz etmiş olması, o da yetmez, arada balkona çıkıp saçmayla kuş vurması falan lazım. Tamam, adil bir dünya ve hukuk düzeninde bir soruşturma konusu olması gereken şeylere ‘iddia’ diyelim de bu bahsettiğim tutum çok trajikomik değil mi?
Hiçbir tacizci herkesi taciz etmez. Teorik ya da pratik olarak mümkün de değil bu. Kendi mahallelerinden, kendi güç dengeleri içinde daha dokunulmaz saydıkları kadınlara karşı çok daha saygılı olabilirler. Bu, tacizci olmadıkları anlamına gelmez, güç ve aklanma dengelerini iyi bilen, sezen pragmatik manipülatörler oldukları anlamına gelir. Şeytanın bile arkadaşa, kötülük mesaisi sonrası iki tek atıp iyi niyetine, muhabbetine tanık gösterebileceği ahbaplara ihtiyacı vardır.
İdare ede ede idare kası oluşmuş artık yüzümüzde
Kadınlar niye susuyor biliyor musunuz? Kadınsanız bunu ilk sormanız gereken kişi kendinizsiniz aslında…
Ben Türkiye’de ergenliği aşıp da en azından ‘hafif’ fiziki, kesinlikle yazılı ve sözlü tacize defalarca maruz kalmamış bir tek kadın olduğuna inanmıyorum. Çocuk sayılacak yaşta laf atmadan toplu taşımada sağımızın solumuzun ellenmesine, karanlık bir sokakta takipten sıkıştırılma girişimine dek pek çok şey yaşadık hepimiz.
İşin kötüsü, çok ciddi, travmatik bir olay değilse bunu kadın olma deneyiminin bir parçası saydığımız için bahsini bile etmiyoruz. Yakın çevre tacizleri, kalabalık ortak masada fırsatı bulunca eli omuzda, bacakta gezdiren ‘abi’lerin yarattığı şaşkın ürküntüler hangi kadının deneyiminin dışında?
Yetişkin olmanız, görünür ve tanınır olmanız da engellemiyor bu gibi şeyleri. Erkeklerin bu konuda ne kadar pervasız olabildiğine şaşmalara hiç doyamıyorsunuz. Bu konuda kilometrelerce yazıp konuşmuş olsanız bile artık DNA’ya işlemiş suçu kendinde arama alışkanlığı da her defasında bir yokluyor üstelik. ‘Acaba ben fark etmeden bir ışık mı yaktım’ diye bir düşünüyorsunuz. Neyse ki kadınlar birbiriyle sanıldığından çok daha fazla konuşuyor ve “Hiç beklemezdim, karısının yanında yaptı ya” dediğiniz erkeğin aynı şeyi aynı çevreden en az beş arkadaşınıza daha yaptığını öğreniyorsunuz. Çok bariz bir mevzuyla öne çıkmadılarsa bu adamların da itibarına yel bile değmiyor.
Hayatımız boyunca idare ede ede idare kası oluşmuş artık yüzümüzde. Çoğu kadın büyütmeme ihtimalinin olduğu hiçbir şeyin lafını bile etmiyor zaten.
Utanç gibi artık itibar da taraf değiştirmeli
Ortak deneyimler, ‘Hepimiz çektik, ne var bunda’ya, ‘Böyle yaparsak erkek kalmaz ki ortalıkta’ hissine dönüşmemeli. Bunun yerine ‘olağan erkeklik’ olarak görülen bu ‘taciz imtiyazı’nı (!), ‘taciz hakkı’nı (!) ortadan kaldırmaya yönelmeliyiz. Gündelik, sürekli idare edilen ‘hafifletilmiş sebepli’ tacizlerle pek çok kadına hayatı zindan eden daha travmatik tacizler, saldırılar ve şiddet arasındaki bağı görebilmeliyiz. Başımıza gelen şeyin bizi tanımlamadığını da erkek faillerle değil tacize ses çıkaran kadınlarla bağ kurmayı da ancak bu şekilde öğrenebiliriz.
Utanç gibi, artık itibar da taraf değiştirmeli.