EMRE ZOR
@zor_emre01
Chicago’da fıkır fıkır bir cuma sabahı. Günlerdir broşür ve reklamlarıyla beni gelgel eden Türk Festivali için yola çıktım. Geçen yıl birincisi düzenlenen festival, ABD genelinde şiddetli bir ‘Türk rüzgarı’ estirmişti de baş ağrısından üç gün kendime gelememiştim. Ne hava olayıydı ama! Gelgelelim çektiğim cezaları doğru tartar, iyi paketlerim: Bu kez rüzgarlığım yanımda.
Donald E. Stephens Kongre Merkezi’nin önü pek sakin. Yol boyunca reklam panolarından el sallayan festivalin iki misyonu var: (1) Türkiye’nin ve Osmanlı’nın İslami geleneğini tanıtmak, (2) Türk kültürünün zenginliğini Amerikalılarla buluşturmak.
Ne güzel, ne zarif arzuları var insanların diye düşünüyorum. Hemen içeri zıplayıp üst kata, onlarca stantın kıpraştığı alana yürüyorum. Yüzde yüz şölen.
Girişte festivalin kataloğu, yani bir nevi anayasası asılı. Üç gün için planlanan etkinlikler, konuşma konuları, boy gösterecek mühim simalar… hepsi yazılmış. Şöyle bir okuyorum bu çılgın anayasa metnini: Yok… laiklik yok. Unutmuşlar herhalde. Olur öyle demek istiyorum. Yaklaşın yaklaşın, kulağınıza fısıldayacağım: Urfa Belediye Başkanı Mehmet Kasım Gülpınar da burada.
Bu sene giriş kapısında köşeye iki Atatürk portresi oturtulmuş. Doğru ya, geçen sene Türk-Amerikan derneği TACA ‘‘Atatürk’ün anılmadığı hiçbir etkinlik Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil edemez’’ diyerek festivali eleştirmişti. Demiştim, cezaları doğru tartıp iyi paketlemek şart; festival için işbirliği yapan kurumlar da farkında: Türk Hava Yolları, (cumhurbaşkanlığına bağlı kamu kurumu) Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, TRT, Anadolu Ajansı…
Şimdi kameralarımızı festival alanına çevirelim. İki elimi belime koyup bir periskop gibi etrafımdaki stantları izliyorum: Seccade, cübbe, baklava, takke, takı, tesettür, Kuran, ferace, modern ferace, vintage ferace… her yer ferace.
Ayrıca geçen yıl ikide bir önüme dikilen ayaklı afişlerin yerini dev ekranlar almış. Hele stantların sayısı nasıl da artmış. Gelgelelim çeşit yelpazesinin kanatları bu sefer kırık, doğrusu, alanda bana uygun tek bölüm cübbe ve takkelerin satıldığı stantlar.
Arka bölümde hat sanatı, ibrik ve renk renk Anadolu halıları sergileniyor. Arka bölüm demişken… Anadolu Ajansı da orada, üç oley çekerek yaklaşıyorum mavi parlayan stanta. Masada dört tane ‘AA Kitap’ var, kurcalıyorum: 2024’te olup bitenleri özetleyen bir kitabın sayfalarını çevirirken muhabir Ahmet Salih Alacacı yanıma yaklaşıyor. Hakikaten çok nazik bir insan, bakışlarından belli, ‘‘Chicago’da mı yaşıyorsunuz’’ diye soruyor.
‘‘Evet’’ diyorum. ‘‘Öğrenciyim. Siz muhabir misiniz?’’
‘‘Evet’’ diyor. ‘‘Anadolu Ajansı.’’
‘‘Aaaa’’ diyorum. ‘‘Ben de muhabirim.’’
‘‘Aaaa’’ diyor ‘‘Hangi gazete?’’
‘‘Diken.’’
AA Kitap’la başbaşa kalıyorum, bolca Tayyip Erdoğan fotoğrafı… Muhabirler takım elbiseli bir grupla poz verirken oradan sıvışıyorum –takım elbiseli korkumdan değil—Fatih Şentürk’ün konuşmasına yetişmem lazım. Hamad Bin Khalifa Üniversitesi’nde İslam Araştırmaları Fakültesi dekanı, özverili dostluğun kuralları üstüne konuşacak. Salondaki 450 sandalyenin yalnızca 20’si dolu. Bir de ben, 21.
Aniden mikrofon patpatlanıyor: ‘‘We’ll be starting in the next few minutes inshallah (Birkaç dakikaya başlayacağız inşallah).’’
Şentürk sahne önünde takkeli ve gür sakallı üç-dört kişiyle ayaküstü sohbet ediyor. En arkadaki sandalyeye çöreklendiğim için hafifçe öne eğilerek kulak misafirliğine soyunuyorum ve birkaç sözcük seçiyorum: Prostat kanseri, dayı, dostluk, Ortadoğu…
Sonrasında Şentürk mikrofon başına geçip uzunca bir duayla konuşmasına başlıyor. Herkesin dert ettiği bir mesele illa var, Şentürk’ünki de ‘Futuwwah’ felsefesi. Önce bu felsefeyi yanlış yorumlayan zatları güzel bir haşlıyor, sonra da meseleyi faş ediyor: ‘‘İnsan önce başkalarını düşünürse daha başarılı ve mutlu yaşar.’’ Salondaki 20 kafa hepbirden sallanıyor, amma harmonik bir onaylama, diye düşünüyorum. Futuwwah felsefesine kısmen katılsam da şimdi kendimi düşünüp lavaboya koşmalıyım.
Nereye dönsem karşıma İslami giyim stantı çıkıyor. Satıcıların çoğu Arap dünyasından, yabancı. 52 yaşındaki Suriyeli satıcı Mahmut, ‘‘Festival güzel başladı ama esas kalabalık haftasonu’’ diyor masadaki tesettürleri düzenlerken. Stantın iki yanına Suriye bayrağı asmış, ortasında ‘Sarah Abaya’ yazıyor. İki kızı koştur koştur müşterilerin peşinde.
Aniden çınçın ziller çalmaya başlıyor ki seslerin benden geldiğini anlayınca dönerciye başvuruyorum.
‘‘Doner with meat, please (Et döner lütfen).’’
‘‘Tabii, hemen.’’
40’lı yaşlarındaki adamın yaka kartını okuyorum: ‘Sehvet Kardeş.’
‘‘Sehvet ağabey, ismin ne güzelmiş, dönercide mi çalışıyorsun yoksa festivalde mi görevlisin?’’
İki kolunu yana açıyor Sehvet, ‘‘Akademisyenim aslında’’ diyor kekre sesiyle. ‘‘Indiana Üniversitesi’nde. Üstelik doçentim. Ama bugün Zakat Foundation görevlisiyim; burada para al-ver yapıyoruz işte!’’
Uzatmayayım… Döner yedim, stantların arasında dolaştım, sonra Anadolu Ajansı’na dönüp ‘Sehvet olayını’ anlattım –hiç de komik bulmadılar– bir sigara içtim ve tam festivalden ayrılırken gene o isimle çarpıştık: Washington muhabiri Anıl Sural (19 yıllık deneyimine çokça ödül sığdırmış).
Baktım ki Sural, The Grand Budapest Hotel filmindeki lobi görevlisi ‘Zero’ gibi, takım elbiseli birine kapıları açıyor, kapıyor, açıyor, kapıyor. İyice yanına sokuldum. Takım elbiseliye araba kapısı tuttuğu sırada, ‘‘Kim o’’ diye sordum. İnanın ki hadsizliğimden değil, kurumlandığım filan da yok, meraklı bir insanım o kadar. Sural’ın yüzü gerildi.
Yandaki kadın, ‘‘Urfa belediye başkanı’’ dedi. ‘‘Siz de mi Urfalısınız yoksa?’’
‘‘Yok’’ dedim gülerek. ‘‘Ama olsaydım ne güzel olurdu.’’
Bir gazetecinin siyasetçiye kapı tutması ne kadar doğru?. Bunu ben tartışamam. Kaldı ki her hadiseden büyük bir tespit damıtmak isteseydim önce sosyal medyanın yolunu tutardım, ve bu çok çirkin olurdu. Bu sözcükler nerden düşüyor bu sayfaya, gazeteye, kitle iletişim aracına? Belki bir günlüğe aittiler ve sırf yersiz-yurtsuz kalmamak için buraya yapıştılar. Bu da geçer yahu! Hadi tutun elimden, yazının sonuna yürüyelim.
Cumartesi
Cumartesi curcunalıydı. Tam bir insan salçası gibiydik. Çocuklar boks makinesini yumrukluyor, bebekler var gücüyle ağlıyor, her köşeden insan çıkıyor, ve ben iğne atsan yere düşmez deyimini kullanmamak için kırk takla atıyorum. Kaldı ki alandaki grup epey homojen.
Nispeten sakin bir yerde Kırgız Erlan Abdrakha’yla (30) tanışıyoruz. Göçebe savaşçı (Nomad Warriors) kostümüyle dün de gözüme çarpmıştı ama ancak bugün yanına gidebildim. Profesyonel dansçı Abdrakha bir videosunun milyonlarca izlendiğini, hatta ABD’nin ‘Yetenek sizsiniz Türkiye’sine katıldığını anlatıyor. Çok neşeli. Tabii muhabir olduğumu duyar duymaz, aman allahım, reklam da reklam. Ben onu kırdım ama o beni kırmadı, ‘Diken okuru dans görsün’ dedi.
Rüzgarlığım giderek yıpranıyor
Oyunbazlık yetti. Kalabalıktan sıyrılarak bizim 450 sandalyeli salona atıyorum kendimi. Tesadüf o ki gene 20 sandalye dolu. Bir de ben, 21. Yalnız bu defa mikrofonda Türkiye’nin New York Din İşleri ataşesi var: İmam Ali Tos. Hemen telefonumu çıkarıp ses kaydediyorum, çünkü festivaller hafızayı sünger gibi çekerler, biliyorum.
ABD’deki Türk diasporasının hali pürmelalinden giren Ali Tos, dil-din ilişkisinin öneminden çıkıyor:
‘‘Camilerde, vaazlarda, hocalarımızla konuştuğumuz toplantılarda en çok üstünde durduğum husus dildir. Dil o kadar önemli ki, dilini muhafaza eden toplumlar kültürünü, ve nihayet dinini de muhafaza edebiliyor. Biz neden başlangıçta çocukların kulağına ezan okuyoruz? O anda çocuk bizim anladığımız tarzda anlamıyor ama, onun kulağına üflüyoruz. Biz aslında bir şeyi ihsas ettiriyoruz ona: Sen Müslümansın. Sen Müslüman anne-babadan dünyaya geliyorsun.’’
Rüzgarlığım giderek yıpranıyor. Güçten düşüyorum. Bir aidiyet şemsiyesi bulmak ne kadar zor -oysa bir Cumhuriyet Dönemi şairi okumak, müzisyeni dinlemek, bir fotoğrafçının gözünden bakmak… Oysa ne kadar istemiştim Cumhuriyet kadınlarını da görmek.
Gidiyorum… Suriyeli Mahmut’un, dönerci-akademisyen Sehvet’in, dansçı Erlan’ın, muhabirlerin (Anıl Sural’ı bulamadım) tek tek ellerini sıkıyorum.
Rüzgarlığım giderek tarazlanıyor. Yorgunluk çöküyor, ya da bir tür bezmişlik – 21 yılın suyu çıkmışlığı. Bir köşeye çekilmiş bunları yazarken plastik bir top paaat diye kafama isabet ediyor. Tesadüf ki beş yaşında bir çocuğun menziline girmişim. Biliyordum gitmem gerekiyor. Bu festival beni reddediyor, reddetti.
Emeği geçen herkese teşekkür. Yine de itiraf ediyorum: Dönerlerimiz şahaneydi!