
ARDA EKŞİGİL
6 Şubat depreminin devasa boyutlarını kavradığım o anı hatırlıyorum. Zihnimde beliren ilk düşünce, ister istemez şu olmuştu: ‘Allahım, bu süreci ne kadar kötü yönetecekler’.
Doğal afetin insanî felakete dönüşmesine yol açan denetimsizliği, açgözlülüğü, vahşi imar politikalarını, deprem vergilerinin iç edilmesini bir kenara bırakalım. Depremin hemen ardından hayata geçirilen ‘tedbirler’den bazılarını hatırlayalım yalnızca:
Enkazın altında yaşam mücadelesi verenlerin yardım çığlıklarını sela ile boğmak. Sağ kalanların feryat ve öfkesinin yayılmaması için iletişim ağlarını kesmek. Orduya paye vermemek için askeri kışlaya kapatmak. Krizi fırsata çevirerek çadır ticareti yapmak. Yardıma koşan vinç operatörlerini koordine etmekten dahi aciz olmak. Tüm bunların üzerine ekranlara çıkıp çatık kaşlarla muhalif sesleri ‘not ederek’, olabilecek en beyhude ve kötücül uğraşla kendini ve memleketi meşgul etmek. Pamuk ipliği gibi çözülen devlet aygıtını yerlerden toplayan sivil toplum örgütlerini ‘kendinden saymayıp’ zorluk çıkartmak, tiye almak, hakaretler etmek.
Muhalif çetelesi tutmak kadar enerji isteyen bir diğer uğraş ise, işin ‘kozmetik ayağı’nı yürütmek olmuştu. Vatandaşın yardımına koşmaktan perişan olan, sakallarını dahi kesecek vakit bulamayan bakanları ve milletvekillerini hatırlayalım; Hepsi ‘sahaya’ inmiş – veya sahaya sürülmüş – ‘hararet biraz düşünce’ takdir-i ilahi postunu sırtlanıp kuzularını teselliye çıkan Sayın Cumhurbaşkanı’nın talimatlarını yerine getiriyorlardı harfiyen. Fakat sahada görünmeleri, kameralara acı acı gülümsemeleri, ağlayan ninelere sarılmaları, yetimlerin başlarını okşamaları siyaset rutininin gereğiydi yalnızca. Daha somut adımlara ihtiyaç vardı. Şehitlik mertebesine çıkarılan binleri toprağın altından dahi çıkaramayan kudretli devletimizin başı, ‘olan oldu’ ziyaretlerini parlak vaatlerle bitiriyordu. ‘Bir yıl içinde’ diyordu, herkes (sağ kalanlar) evlerine kavuşacak. Vaatleri dinlerken, müteahhitlerin ellerini ovuşturma sesleri, temkinli tebessümleri canlandı zihinlerimizde. Tek bir sorumlunun kılına dahi dokunmayan idareyle el ele vererek olağanüstü hal sofrasına oturmuş, hızlandırılmış ve denetimsiz kentsel dönüşümün nimetlerini kaşıklamaya hazırlanan o iştahlı bakışlara takıldı gözlerimiz; bugün deprem bölgesinde yerel halkın ‘deniz manzaralı’ zeytin ağaçlarını sökerek arsalarına çöken o pek tanıdık açgözlülüğün parıldayan nazarlarıyla göz göze gelmiştik.
‘Fondöten’ kod adını reva görebileceğimiz operasyon, arama-kurtarma faaliyetlerinin en alt kademesine kadar tatbik edilmekteydi. Hatay’da gönüllü olarak çalışırken, bir devlet kuruluşunda yetkili müdürün bize halka dağıtmak üzere daha çok malzeme tedarik edebileceğini, fakat dağıtım yaparken sayın cumhurbaşkanımızın ‘selamlar’ını iletmemizi ‘öğütlediğini’ unutmam. Bugün elektrik faturalarına ‘devlet desteğinden sonra’ ibaresini ekleme ustalığını gösteren akıl, o kıyamet gününde dahi aynanın karşısında kendi suretini izlemekten alamıyordu nefsini. Alt üst ettiği bir memleketin enkazının tepesinden inmemek için yıkımı derinleştirmekten başka çaresi yoktu. Ağyar gözünde nasıl göründüğü dışında bir kaygısı kalmamıştı, sanki tüm insanî hasletlerden ‘münezzeh’ idi artık. Gücünü, enerjisini ve bütçesini asıl sorumluluklarına değil de kozmetiğe ayırdıkça, iyice faş olan kusurlarını örtmek için daha da ağır bir ‘fondöten’e ihtiyaç duyuyordu. Parasını bizim ödediğimiz malzemeyle yüzünü boyayıp karşımıza çıkıyor ve hayranlığımızı talep ediyordu.
Geçen gün, ‘elhamdülillah bir sıkıntı görünmeyen’ sarsıntının akabinde, 6 Şubat sabahı kapıldığım his canlandı içimde. Büyük İstanbul depremine AKP iktidarında yakalandığımızı hayal ettim. Kuşkusuz, iktidar değişse dahi yapısal sorunlar devam edecek, yeni yönetimde de pek çok kusur bulunacaktı. Fakat şehrin – çoğuna kendi sebep olduğu – bin bir sorunuyla yüzleşmek yerine suyunu kurutup çevresine bir kanal açarak başımıza yeni çoraplar örmeye and içmiş bir idarenin uhdesinde ‘deprem sürecine girmek’, enkaz altında kalmak kadar korkutuyor insanı. Hayatta kalsak dahi tüm anlamını yitirecek yaşamlarımızın dip noktasına indiğimizde yüzümüze çarpacak o arsız tebessümle, o nihayetsiz fırsatçılık güdüsüyle karşılaşacak olmanın dehşeti sarıyor içimi. Tam takır bıraktığı hazinede kalan son kırıntıları da dağ gibi büyüttüğü sorunlara itiraz eden halkı bastırmak adına kullanan iktidarın deprem ertesi ‘refleksler’ini hayal etmek güç değil. Çorlu’da, Soma’da, Amasra’da, Hatay’da yaşadıklarımız, yaşayacaklarımızın teminatıdır.
Kaçınılmaz görünen felaket sonrası kıt kaynaklarımızın tamamının depremzedelerin yardım ve dayanışmasına değil fondöten masrafına dökülmemesi için siyasi mücadeleden vazgeçmemeli ve fay hattının ‘bir süre daha’ kırılmaması için dua etmeliyiz anlaşılan.