
MEHMET FAZLI GÖK
fazligok@diken.com.tr
@fazlgok
Önce geçen cumartesiyi anlatacağım. Pazar için yazamadığım yazıdan bahsedeceğim. Bu da beni şimdiki yazıya taşıyacak.
Tarihi bir cumartesiydi. Bariyerler Taksim’e çıkacak istisnasız bütün yollarda bir gün önceden hazırdı. Daha sabahtan havada nasıl bir ağırlığın birikmeye başladığını tarif etmek güç. Beyoğlu’nun böyle günlerinde bariyerin arkasındaki polisler dimdik, “Nereye gidiyorsunuz?” diye sorar, “Ne yapacaksınız?”
Suçunuz evinizden uzaklaşmak ve geri dönmek istemekse E-Devlet’ten ikâmetgahınızı gösteriyorsunuz, affediyorlar, geçiyorsunuz. Fakat polislerle karşılıklı birkaç sözcüğün bile kaçınılmazı ‘ben bu muameleyi hak etmedim’ duygusu. Altı üstü “Geçebilirsiniz” demişti ama ben bu muameleyi hak etmedim. Yine ağır.
Polislerin yüzleri gergin, sayıları sonsuz. Ekmek yiyor, çay içiyorlar kafelerde, gergin. Ne kadar polis vardır ülkede? Düşündüğünüzden çok. ‘Abluka’ nedir, böyle günlerde anlaşılıyor, ‘teyakkuz’ nedir, zihinde en isabetli yerine kavuşuyor. Mekan değişiyor. Binalar bile haberdar olacaklardan. Bir kez daha ağır, sıkıntılı.
Ben öğleden sonra Karaköy’e kaçtım. İstanbul’a gelen ultra zengin turistler kendilerini fuhuşa düşmüş gibi hissetmeden para harcayabilsinler diye denizden arak zengin şeridinde turistlerin seveceği bir Irish Pub’a oturdum. Televizyonda Liverpool-Southampton maçı vardı.

Hemen yakındaydı ama 8 Mart yürüşüne hiç katılmadım. Hem bir çeşit ‘ayak altında olmak istememe duygusu’ hem de ‘orada bana kızarlar’ hissi. Lola Young’ın çok meşhur ‘Messy’ diye bir şarkısı var, kötü ilişkileri müthiş bir öyküyle anlatıyor. Şarkıda ilişkinin zorba narsist erkeği, kadının ağzından şöyle veriliyor:
“You told me get a job then you ask where the hell I’ve been / And I’m too perfect ’til I open my big mouth” (Bana bir uğraş bulmamı söyledin, sonra da eve neden geç geldin diye azarladın. Çok mükemmeldim, koca ağzımı açmadığım sürece) “You hate it when I cry unless it’s that time of the month” (Ağlamamdan nefret ediyorsun, ayın o zamanı değilse)
Bana bu yüzden kızabilirler. Bazı kusurlarım olmuştu. Gelgelelim önemli bir noktayı kaçırmanızı istemem. Gördüğünüz gibi kalp kıran erkek öyküsü duyduğum yerde, anlatılan erkekle ortak günahlarımı kabul edip geri çekilecek kadar iyi biriyim. Günahımı kabul etmekle kalmayıp bunu anlatacak kadar da açık yürekli. Günahlarımın farkında olacak ölçüde de algısı eşi bulunmaz yükseklikte bir erkeğim. Küçükken annem çok büyük adam olacağımı söyler dururdu.
Neyse, geçen cumartesi yukarıda eylem vardı, ben aşağıda Karaköy’deydim. Televizyondaki Liverpool-Southampton maçına aynı yerde dönüp dönüp dönen İrlanda müzikleri eşlik ediyordu. Pazar yazısı için bilgisayarı açıp düşünmeye başladım. Koskoca 8 Mart. Bu arada bu köşe yalnızca Beyoğlu’nda olanı biteni içerecek. Ben de zaten ilk yazıya Beyoğlu üzerine yazılabilecek malzemenin en erken 500 haftada tükeneceği düşüncesiyle başlamıştım. O halde 8 Mart üzerine yazmak lazımdı. Kendi durumuma baktım. 8 Mart’tan kaçmışım. Fakat hemen sonra, bir yıl önceki 8 Mart’ta, sloganları ve çığlıkları evin banyosunun havalandırmasından duyduğumu hatırladım. Kıskanmıştım. Bu duyguyu çok net hatırladım. Bir grup insan toplanmış, hep bir ağızdan aynı şeyi bağırıyor. Ben evdeyim. Tribünlere açılan kapıdan geçip kocaman yeşil sahayı ve binlerce taraftarın tutkusunu görebilecekmişim de bundan mahrum kalmışım gibi.
Televizyona bakıp düşündüm, Liverpool taraftarı ne tutkulu. Ve bunun da ardından Liverpool taraftarının tutkusunu istisna kılacak bir söz geldi aklıma. Tam hatırlayamadığım için teyit edemedim ama söz hatırladığım kadarıyla Meksikalı Şair Octavio Paz’a aitti, şöyle diyor: “Avrupa’da stadyumdaki bir maçı 60 bin kişi izler Meksika’da bir kişi.”
Kitleleşmek, tutku falan gibi şeyler… Bizde de maçı bir kişi izler. Zaten Güney Amerika’dakiler bizim dizileri çok seviyor. Onların çektiği pembe diziler de burada izleniyordu galiba. Şaşmamak lazım; detayları çetrefil ama Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez’in ya da Perulu Mario Vargas Llosa’nın romanları Avrupalı bir romancının anlattıklarından daha yakın her nasılsa. Kadınlar, erkekler, ilişkiler daha bildik. Onlarda da asker canı her sıkıldığında darbe yapıyor.
Geçen cumartesi konu tam da böyle dağıldı kafamda. İrlanda müzikleri dönüp dönüp dönüyordu ve işin tutku kısmına takılıp kaldım. Liverpool 3-1 yendi. 85 milyonun beklediği yazıyı unuttum. Ben (28) hayatta bir tutku edinmiş birisi miyim, diye düşündüm. Düşündükçe fark ettim ki tutkunun da inancın da kitle olabilmenin de imkanının taşındığı bir ülkede, bu ülkeyi istediğimiz ülke kılma yönündeki gayet haklı bir eyleme benim katılabilmem artık olsa olsa sopa zoruyla mümkün bir hale gelmiş. Bir şeylerin değişebileceğine dair inancım ne kadar azalmış. Düşündükçe üzüldüm. Bakın, bu bir günlük değil. Bir iç dökme değil. Üzülen kişinin ben olması, şu veya bu tarafa doğru üzülmesi önemli değil, Beyoğlu’ndaki bir kişi Beyoğlu’nda üzüldü. Şu fotoğrafı 8 Mart’ta çektim.

Üzüntüm ağır basınca geçen haftaki yazı ellerimden kaydı. Bahsettiğim tutkunun alanı toplumsaldı. Ülkeye dair onca hayal kırıklığı, ortak bir gelecek ümidini yıktı ama kişisel sahada durum nedir? Bir başka felaket.
Nihayet, yazının sonuna doğru gelirken bu yazının konusuna gelebildim. Hafta boyu kendi üzüntüm etrafında dönüp dönüp dönerken, bir anda, ‘Neden,’ diye düşündüm, ‘kişisel felaketler, bunalım, ne istediğini bilememek hali Beyoğlu’yla birlikte anılmasın?’ Bir sürü kanıt sıralayabilirdim bunun için. Edebiyatımızdaki Aylak Adam Beyoğlu’nda yürürdü. Diyordu ki “Tutamak sorunu. İnsanın bir tutamağı olmalı. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır.” Mekanı Beyoğlu’ydu. Tutunamayanlar’ı yazan adam da şimdinin NOH Radio’nun karşısında yaşıyordu. ‘Neden’ diye düşündüm, bir gün gazeteler ‘Beyoğlu’nun bunalımı coğrafi işaretle tescillendi’ diye bir başlık atmasın? Geçenlerde İzmir’in Aladağ ilçesinin Helvacı kilimini coğrafi işaretle tescillediler. Bir başvuruya bakar, birtakım evrak işi. Başvurunun yapılacağı devlet dairesine kanıt niyetine bir iki roman götürürüz, birkaç resim, Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Uzak’ filmini…
Geçen cumartesiden düne geliyorum. Galatasaray’daki Urban Cafe’de bir arkadaşımla (Avukat, 28) oturduk. Gelecek ihtimalleri üzerine konuştuk. Bedelli askerlik parası gibi teknik ve çok somut bir sorunumuz vardı, hayatta ne yapmak lazım, bir ilişkiyi oldurmanın imkansızlığı, geçinmek, hayatta neyi istiyoruz… Yıllardır aynı sıkıntılar. İnsan hayatta ne yapmak lazım sorusunu sormaktan 22-23 yaşında emekli edilmeli. Doğrudan eyleme yönlendirilmeli ki birkaç kesin karar alabilsin. Evlilikten konuştuk; o dedi ki “Ben evlensem boşanırım.” Ben de dedim ki, “Ben evlendiğimde boşanacağımı bile bile evleneceğim.” İkimizin de bir evlilik planı yok. Küstahçaydı nereden bakılsa, ama eyleme geçmeden eylemin olası sonuçları üzerine kesin kanaat bildirmek çok zevkli… Arkadaşım iki saat sonra kalkıp 9-10 halısaha maçına gitti. Tek kalınca konu kafamda yine dönüp dönüp aynı yere vardı. Hayattaki yerini bilememek, bir tutku edinememiş olmak, bir şeyleri hakikaten isteyememek, bütün olası yaşamları düşünüp hiçbirinin hayaline itibar edememek, çıkıp bir iki tane slogan atamamak…
Urban çok güzel mekan. 40-50 metrelik sokakta neredeyse başka hiçbir şey yok. Kışın oturmak için soğuk, fakat yazın evkaftaki memuriyetten emekli eder. Dün bir yaz akşamıydı. İnsanlar üçerli beşerli oturmuş. Ne güzel giyinmişler, ne güzel bacak bacak üstüne atmışlar. Garsonlar ne kadar havalı… Garsonlarla konuşmak da bazen polislerle konuşmak gibi. Yakaladığım bu benzerlik beni mutlu etti. Karşıda bir kadın diğerine bir şey diyor, gülüyorlar. İşte bu kadar basit, ne güzel. Başka bir masada bir adam dirseği yamalı ceket giymiş, bunları 2009’da KHK’yla yasaklamamışlar mıydı, haha, ne eğlenceli. Tutamak sorunu unutulacak gibi oluyor. Bak bak doyamıyor insan bir kafede oturanlara.