Kurtuluş yok tek başına!

VOLKAN ÇIDAM*

@VolkanCidam

Özgürlüğe, kurtuluşa dair, bu kısa yazıyı gündem dayatıyor. İmamoğlu’nun ocak ayı başından beri kullanmaya başladığı sosyalist slogana demokrasi cephesinde yer alan herkesin ilk tepkisi sanırım hafif bir tebessüm oldu. Diken’deki yazısında meseleyi sadece İmamoğlu’nun bir seçim stratejisi -hatta taktiği- olarak değerlendiren İhsan Dağı, İmamoğlu’nun kurtuluşunu fantastik olarak nitelerken, birçok konuda benzer bir siyasal görüşü paylaştığım Murat Sevinç ise haklı olarak sloganın gerçekçi bir nitelik kazanabilmesi, ete kemiğe bürünmesi için yerine getirilmesi gereken şartları hatırlatıyor yazısında. Sloganın yarattığı imgelemin gücünü ise Erdoğan’ın bu sloganı hedef alan, onu kriminalize eden çıkışında görebiliyoruz.

Nedir bu imgeleme gücünü veren? Elbette öncelikle son 45 yıldır örgütlülüğünün üzerinden silindirle geçilmiş, işçi sınıfı ve sosyalist mücadelenin yok edilmek istenen belleği. Toplumsal belleği silmek, iktidarın elinde ne kadar güçlü propaganda araçları olursa olsun, kolay değil. Çünkü bazı yaraların zamanla iyileşmediği gibi, boyun eğmediğimiz her anın da iktidarlara dert olduğu bir gerçek. Fakat yalnızca mücadelenin susturulamayacak hatıratı değil, sloganın güzelliği, sanatın içinden çıkmış olması da güç katıyor bu imgeleme: Sosyal medyada birçok kişinin ifade ettiği gibi slogan Brecht’in bir şiir/şarkısından alıntı. Aşağıda hem kısaca bu şiir/şarkı hakkında bildiklerimizi tazeleyecek, hem de sloganı güçlü kılan bir başka nedene, sloganın beslendiği felsefi düşünceye kısaca açıklık getirmeye çalışacağım.  

Faşizmin iktidara gelmesiyle hatalarını sorgulayan Alman Komünist Partisi (KPD), özeleştiri sürecinde dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Sovyetler Birliği’nin resmi antifaşizm stratejisini benimsiyor: Faşizme karşı birleşik cephe. Bu stratejinin güçlendirilmesi amacıyla, sosyalist mücadeleye yıllardır katkı vermiş ve parti için de çalışmış Bertolt Brecht ve Hanns Eisler’dan yeni stratejiye uygun şarkılar bestelemesi isteniyor. Danimarka’nın Svendborg kentinde sürgünde yaşayan Brecht ile buluşan Eisler, Brecht’in burada yazdığı şiir kitabından (Svendborger Gedichte) birçok şiiri besteliyor. Bu şiirlerin en ünlüsü ve ülkemizde pek bilinmemekle beraber hala hatırlananı Einheitsfrontlied (Birleşik Cephe Şarkısı). Basit bir ritme ve sözlere sahip bu ‘şarkı’, parti çizgisinin ihtiyaçlarına uygun olarak faşizme karşı ne yapılması gerektiğini akılda kalır bir şekilde dile getiriyor. İçerik hakkında bir fikir vermesi için şiirin ilk kıtasının çevirisi yeterli olacaktır:

                        İnsan insan olduğu için

                            Tam da bu yüzden yiyecek bir şeylere ihtiyaç duyar, değil mi canım!

                            Değil mi canım!

                            Boş lafla karnı doyacak değil ya

                            Nerde görülmüş o lafların yemeğe dönüştüğü

                            İşte bu yüzden haydi sola, iki üç

                            Yerin neresiyse oraya yoldaş

                            Birleşik İşçi-cephesinde yerini al

Çünkü sen de bir işçisin!

Kurtuluş yok tek başına / ya hep beraber, ya hiçbirimiz’ sloganının yer aldığı ‘Hiç kimse ya da herkes‘ diğer bir adıyla ‘Kim kurtaracak seni, köle‘ şiiri de benzer bir temayı işlemekle beraber, şarkının daha komplike bir yapıya sahip olduğu, benim gibi müzik eğitimi almamış biri için bile aşikar. Bunu, şarkının günümüzdeki performanslarının çeşitliliğinde de görebiliyoruz.

Yukarıda da belirttiğim gibi şiir temelde birleşik-cephe stratejisini konu ediyor. Ancak göreceğimiz gibi dahası da var. Şiirin ilk iki kıtasının kelimesi kelimesine çevirisi şöyle:

Kim kurtaracak seni, köle?

En alttakilerin de altında duranlar

Görecekler seni yoldaş

Ve duyacaklar çığlıklarını

Köleler kurtaracak seni

Ya hiç kimse ya da herkes! Her şey ya da hiçbir şey!

Tek başına kurtaramaz kimse kendini buradan

Ya silahlar ya zincirler!

Ya hiç kimse ya da herkes! Her şey ya da hiçbir şey!

Burada A. Kadir (Abdülkadir Meriçboyu) ve Asım Bezirci’nin dehası devreye giriyor ve şiir boyunca nakarat görevi görecek ikinci kıtayı şöyle çeviriyorlar:

Ya hep beraber ya da hiçbirimiz.

Kurtulmak yok tek başına

yumruktan ve zincirden.

Ya hep beraber ya da hiçbirimiz.

Şairler bu çeviriyle hem şiiri Türkçe söylemeyi başarıyor, yani şiirin ‘güzelliği’ne sadık kalıyor, hem de sosyalist bir bilinçle şiirin Almancasında da var olan bir belirsizliğe ülkenin ve zamanın şartlarına uygun bir yorum getiriyor. Brecht’in sunduğu alternatifte (silahlar ya da zincirler) söz konusu olan silahlar Almancada kendini savunmak, direnmek anlamına gelen ‘sich wehren’ fiilinden türetilme. Dolayısıyla Brecht bir yandan silahlı direnişe davet ediyor insanları. Bu, sonradan daha iyi anlaşıldığı üzere, Hitler faşizminin şartları altında son derece rasyonel de bir çağrı. Öte yandan Brecht, Sarılın silahlara’ (Zu den Gewehren!) demiyor. Bu dizeyle pek hala, ‘Birlik olmazsanız sonunuz ya ölüm ya da esaret’ de diyor olabilir. A.Kadir ve Asım Bezir’cinin ise dönemin şartlarında ‘silahlar’a uzaktan da olsa bir imada bulunması sosyalist mücadeleye faydadan çok zarar getirirdi. Bunun yerine slogana dönüşecek düşüncenin esasının altını çiziyorlar. ‘Ya hep beraber, ya da hiçbirimiz, kurtulmak yok tek başına‘ esaretten.

Kökleri, Kant’ın özgürlük anlayışına, bireysel otonominin gerçekleşme koşullarına dair tasavvurlarına varan derin bir düşünce bu. Sloganı güçlü kılan hamaset değil, (Brecht’in de bildiği gibi) önemli bir etik ilkeye vücut veriyor oluşu.

Şöyle ki: Kant, okur-yazar kamuya seslendiği -ve belki de performatif bir jestle bu kamunun şekillenmesine birebir katkıda bulunduğu- ünlü ‘Aydınlanma Nedir?’ makalesinde, aydınlanmayı insanların kendi başlarına musallat ettiği ‘reşit olamama durumu’ndan kurtulmak olarak tarif ediyor. Reşit olamamak, Kant’a göre başkasının rehberliği olmaksızın aklını kullanamamak, yani otonom olamamak anlamına geliyor. Bireyin kendi koyduğu, evrensel olarak genellenebilir prensipler ışığında yaşayamıyor oluşu, başkasının kurallarına göre yaşadığının, tahakküm ilişkilerinin ve esaretin işareti.

Kant’a göre tahakküm ilişkileri içinde yaşamak insanların kolayına geliyor. Ama daha önemlisi bu durumdan faydalanan yönetici sınıflar, konumlarını koruyabilmek için tahakkümün koşullarını var eden kurallara ‘boyun eğmemenin‘ arz ettiği tehlikelere işaret etmekten de geri durmuyorlar. İşte bu ahval ve şeraitten tek başına kurtulmanın deyim yerindeyse fantastik olacağını söylüyor Kant. Üstelik, üstün niteliklere sahip farazi bir kişilik, özgürlüğün sırrına erse bile, onun da tahakkümün bir aracına dönüşmesinin önünde bir engel yok. Kant’ın burada incelikle dile getirdiği düşünsel içerik, tahakküm edenin de özgür iradesine göre değil, tahakkümün gereklerine göre hareket ediyor oluşu.

Kurtuluş yok tek başına. Öyleyse diyor Kant, birey ancak toplumla beraber özgürleşebilir.

Peki nasıl olacak bu iş? Özgür bir kamusal alanda beraber yaşamanın kurallarını kendimiz belirleyebilir duruma geldiğimizde. Bir diğer deyişle özgür, kamusal ve bireysel otonominin gereklerini yerine getiren bir cumhuriyette yaşadığımızda. Ya hep beraber ya hiçbirimiz.

Diyeceğim odur ki, ‘Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz’ sloganına sahip çıkmak, aydınlanmaya ya da daha somut bir şekilde söyleyecek olursak cumhuriyete sahip çıkmaktır öncelikle. Elbette ‘kurtuluş‘un tanımını, özgürlüğün toplumsal maddi koşullarını göz önünde bulundurarak daha da somutlaştırmak mümkün. Marx, Brecht, Eisler, A.Kadir, Bezirci ve daha da önemlisi toplumsal mücadele belleğimiz tam da bunu yapıyor.

***

Yeri gelmişken 1920’lerin Almanya’sında müziğin ve Brecht’in aksine ülkemizde daha az tanınan Eisler’ın işçi sınıfı mücadelesinde oynadığı role dair bir parantez açmadan duramayacağım.

1920’ler, avant-garde sanatçıların, Rusya’da başarıya ulaşan sosyalist devrimin de verdiği ilhamla, sosyalist değerleri bünyesinde taşıyacak, toplumu dönüştürme gücüne sahip yeni biçimler aradığı çok deneysel bir dönem. Bu dönemde görsel sanatların her alanında olduğu gibi, müzik alanında da sanatın biçimine dair modernist yaklaşımlardan geri adım atmaksızın, yeni, toplumu dönüştürme iddiası taşıyan biçim arayışları söz konusu.

Hanns Eisler da bu arayışların öncülüğünü yapan ‘ciddi’ bestecilerden biri. Alban Berg ve Anton Webern gibi o da Schönberg’in öğrencisi. Eisler’ın işçi sınıfı ve sosyalist mücadeleyle ilişkisi ise doğrudan, yani yalnızca işçi sınıfı mücadelesinin haklılığına kalben inanan ya da partinin verdiği görevleri yerine getiren bir entelektüel olmanın ötesinde, Brecht gibi mücadeleye kendi alanında yaptığı profesyonel çalışmalarıyla katkı sunan biri.

Çünkü bunu mümkün kılan bir altyapı dönemin Almanya’sında mevcut. Örneğin Eisler, 1920li yılların sonunda İşçi-sınıfı koroları için besteler yaparken, bu koroların geçirmesi gereken devrimci dönüşüm hakkında da kafa yoruyor. Bunun nedeni, bu koroların işçi sınıfı mücadelesinin doğrudan bir aracı olmaları: Koro sadece işçilerin boş vakitlerinde bir araya geldikleri bir ‘aktivite’, bir hobi değil, kilise cemaatine alternatif bir sosyalleşme imkânı sunan, bizzat var oluşuyla siyasi bir eylemlilik anlamı ve imkânı taşıyor. Belki de bu yüzden, o dönemde Alman İşçi-Şarkıcı Birliği’nin üye sayısı 450 bini buluyor.

Sayısız beste, gösteri sanatları müzikleri ve ‘şarkı’ya (Lieder) imza atan Eisler, aynı zamanda Doğu Almanya (Demokratik Almanya Cumhuriyeti) milli marşının bestecisi olarak da tanınıyor. Oysa Eisler bu besteyle değil, tahminen daha çok Kinderhymne ile (Çocuk Şarkısı) hatırlanmak isteyecektir. Brecht ve Eisler ikilisinin 1950’de bestelediği şarkı hem sözleriyle Doğu Almanya milli marşının hamaset kokan güftesiyle bir tezat oluşturuyor (güfte yeni sosyalist cumhuriyetin ilk kültür bakanı olacak Johannes R. Becher tarafından yazılmış), hem de söz ve müziğiyle dönemin Batı Almanya’sının (Federal Almanya
Cumhuriyeti) günümüzde de değişmeyen milli marşının, savaş sonrası artık söylenmeyen militarist sözlerine eleştirel anlamda atıfta bulunuyor. Bu özellikleriyle Kinderhymne, Brecht ve Eisler’ın hayallerinde kurguladıkları sosyalist ütopyanın marşı olma iddiasını bugün de koruyor diyebiliriz.

Tam da bu nedenle, duvarın yıkılmasının ardından Doğu Alman Sivil Toplum Hareketi (Bürgerrechtsbewegung) şarkının yeni birleşmiş Almanya’nın milli marşı olması için
bir öneride bulunuyor. Ancak tahmin edilebileceği gibi yönetici elit öneriyi tartışmaya bile değer
bulmuyor. Şöyle diyor çünkü Brecht ve Eisler:

Bir haydut görmüşçesine solmasın yüzleri

halkların, diğer halklara uzattıkları eli bize de uzatsınlar

Çünkü ne başka halkların üstünde olmak istiyoruz, ne de altında kalmak

Kuzey Denizi’nden Alpler’e, Oder Nehri’nden Rhein Nehri’ne

*Dr, Boğaziçi Üniversitesi, Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü