
H. AYHAN TİNİN
Sanat da var / Toplum
Acemi yolcu gibi, pervasız bir kış güneşi var bugün.
Sıkıldım.
Oysa ne tiyatro oyunlar ne filmler ne kitaplar geçti günlerdir gözlerimden, ellerimden, zihnimden… Yazacak ne çok yazı vardı.
Bazen bir sıkıntı geliverir işte böyle…
O kadar dar zamanda o kadar çok şey olur ki beyaz derin bir çukur gibi olur yazı alanları, kelimeler rüzgâr yemiş yapraklar gibi savrulur oradan oraya; hele çocuklar öldüyse yangında, yıkılan binalarda, hastane koridorlarında… Yazacağın her şey anlamını kaybeder. Kurumuş bir saksıya dönüşür hayat, hiçbir yağmurun can veremeyeceği…
Hayatın ve insanlığın tam ortasına otağını kurmuş, insanlık meselelerinin er meydanı tiyatro, antik dönemlerden bu yana böylesi insanlık durumlarını konuşur durur.
Adalet der. Devlet der. Özgürlük der. Ahlak der. Karakter der. Hak’dan dem vurur, haksızlıktan biçer… Ama sonunda insan der.
Eğer insan acılarına merhem olmayacaksa; hiçbir düşünce, duygu, teori, felsefe ya da sanat dalı, toplumsal kurumların anlamı gölgeler arasında kaybolur.
Sıkıldım.
Yazı günlerinde neşeli olurum oysa, duygudan duyguya geçerim.
Bugün öyle değil!
Dostlar uğramak istemiş, gelmesinler işim var diyorum. Oysa işim yok! Yalnızlık kalmak istiyorum ve yalnız kalmak istemiyorum.
Adalet, insan, özgürlük ve sanat.
Hangisini tek bir tanıma sığdırmak mümkün? Filozoflar ve felsefe insanlık tarihi boyunca bu kavramların hepsini birlikte tartışmış.
Yüz yıl arayla Thomas Hobbes ve Jean Jacques Roussseau ‘Toplumsal Sözleşme’ kuramına hayat ve biçim vermişler.
Sözlükler adalet kavramına; bireyler arasındaki ilişkilerin ve eylemlerin ahlak bakımından adil ya da doğru olma niteliği gibi bir tanımlama yapmış.
Adalet kavramında bütün ahlaki değerlerin var olduğunu savuna Aristoteles “Yalnızca kendine değil, başka birine de erdemli davranan insan iyi insandır” demiş. Yani bir başkası ile dolaylı ya da dolaysız ilişkide ortaya konan davranıştır insanı adil ve iyi yapan.
Hobbes ve Rousseau da buradan yola çıkarak; bireylerin karşılıklı uzlaşma ile uymak zorunda oldukları kuralları; birbirlerinin şiddet, sahtekarlık veya dikkatsizlerinden korumak için mutabakat halinde özgürlüklerinin bir kısmını, hukukun üstünlüğü anlayışıyla otoriteye devretmeleridir diye anlatırlar teorilerini… Bu insanın yaşam hakkı dahil bütün haklarını güvence altına alma arzusudur.
Hobbes sözleşmeye uymamayı adaletsizlik olarak niteler. Ve insan kendi haline bırakıldığında, adaletsizliğe daha yatkındır diye düşünür.
Freud’un da Platon’un da birbirleriyle binlerce yıl ara olmasına rağmen insan ruhu ile ilgili ulaştıkları gerçek aynıdır. Psikanalize göre ego, süper ego, id; ya da idealara göre rasyonal akıl, duygusal akıl ile kontrolsüz arzu ve iştah…
Ağaçlıklı upuzun bir yolda bütün kaygıların, acıların ötesinde yürüyebilmeyi özlüyor bazen insan… Daha az düşünerek, daha basit yaşayıp, kişisel varlığını saymaktan vazgeçip, değerlerine bakmaya çalışarak; olgunlaşmadan yaşlanmak gibi ham bir yaşam tuzağına düşmeden…
Geçmiş mevsimlerin güzel günlerini anımsatan bu kış güneşi, canını yakıyor insanın.
Ege ve Akdeniz’in insanlık tarihinden kalma antik tiyatroları, eski taş sütunlar değildir yalnızca. Aiskhilos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’udur, Sophokles’in Antigone’sidir, Euripides’in Medea’sıdır; adalet, insan, bitmeyen hırs ve kötülük, o eski sahnelerde binlerce yıl öteden seslenip insanlığı uyarmaya çalışır. Kral Lear da böyledir Hamlet de!
Öğrenir mi insanoğlu!
Öğrenmediği için hala ve daima tiyatro ve sanat var.
Kurnaz olup masadan en çok kendi kazanarak kalkmak isteyen bencil, saygısız, duygusuz, korkak mülkünün kölesi olmuş budala; oturduğu sandalyenin bir ayağının kırık olduğunu, ancak yere yuvarlandığında fark eder.
Sıkıldım.
Tek kelime yazmak gelmiyor içimden. Oysa çok güzel eserler, soy yapıtlar izlemiştim.
Bugünlerde yan bağları kopmuş bir sandalet gibi hayat, ayağıma giyip yürümeye çalıştıkça, bir sağa bir sola savruluyor. En çok çocuklar ölüyor… Yerin altında, üstünde, hastane odalarında, yangınlarda…
“İnsan iyi midir, kötü müdür?” diye sordu genç bir dostum geçen akşam sohbetin sonunda…
Bilmem siz ne dersiniz?