Fatih Yaşlı: AKP hayal kırıklığı yaşıyor

Erdal Güven
Erdal Güven
Mesleğe 1991’de Cumhuriyet'te başladı. Yeni Yüzyıl ve Radikal’de çalıştı. Ocak 2013'ten bu yana Diken’in yayın yönetmeni.

ONUR ÖNCÜ

@oencueonur

Harp okullarının bu yılki mezuniyet törenine teğmenlerin kılıçlı yemini damga vurdu. O günden beri teğmenler meselesi Türkiye’nin gündeminde.

Fotoğraf: AA

Mezunu teğmenler yemin töreninin ardından kılıçlarını çekip “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye slogan atmış, demokratik ve laik cumhuriyete bağlılık bildirmişti. Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’li ve MHP’li birçok isim teğmenleri eleştirmiş, beş teğmen ‘ihraç’ talebiyle disipline sevk edilmişti. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, teğmenlerin disiplin suçu işlediğini savunmuş ve 25 Kasım’a kadar ‘sabredilmesi’ni istemişti.

25 Kasım’da ne olacak net bilmiyoruz ama Ankara kulislerinde teğmenler soruşturmasının aralık ayının ortası gibi sonuçlanacağı konuşuluyor.

Teğmenler meselesi nedir? AKP’nin tepkisinin nedeni, teğmenlerin ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ slogan atması mı? AKP orduyu istediği gibi dönüştüremedi mi?

Türkiye’nin yakın dönem siyasi tarihi ve milliyetçilik üzerine çalışmalar yapan akademisyen-yazar Doç. Dr. Fatih Yaşlı sorularımızı yanıtladı.

Fatih Yaşlı… Fotoğraf: X

Teğmenler meselesi, AKP’nin TSK’yı dönüştürme operasyonlarının bir parçası mı?

Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki dönüşüm ve ordunun AKP tarafından tehdit olmaktan çıkartılması çok uzun bir zaman dilimine yayılmış bir vaka olarak incelenmeli. Bu mesele yeni başlamadı, Ergenekon ve Balyoz süreçlerine kadar bu operasyonları geri götürmek lazım.

O zaman AKP, ortaklık yaptığı Fethullah Gülen örgütüyle birlikte bu kumpas davalar üzerinden aslında TSK’nın içinde geçmiştekinden farklı bir ordu yaratılması için…

Ne demek istiyorsunuz?

Kastettiğim şey şudur: AKP kendisini laikliğin bekçisi olarak gören ve zaman zaman bunun üzerinden iç politikaya müdahale eden TSK yerine, kendisinin inşa ettiği rejime uygun bir ordu yaratmak için zaten yıllardır çabalıyordu. Ergenekon ve Balyoz süreçleri ve bunlarla beraber gelen tasfiye operasyonları bununla ilgiliydi. Bunu da büyük ölçüde başardılar.

15 Temmuz darbe girişimi olduğunda bu sefer düne kadar ortak oldukları Fethullahçı çeteyle bir kavgaya tutuşmaları neticesinde bu sefer Fethullahçı subayları tasfiye ettiler. Aslında ordudaki büyük dönüşümü tamamlamış oldular.

Bugün genç teğmenler meselesinde biraz şaşkın olduklarını düşünüyorum. “Biz zaten orduyu dönüştürmemiş miydik? Yeterince temizlik yapmamış mıydık? Yeni subay alımlarında istediğimiz profilde öğrencileri tercih etmemiş miydik? Nereden çıktı bu genç teğmenler?” diye kendi kendilerine soruyorlar bana göre.

O halde nereden çıktı bu genç teğmenler?

Bakın ordu eninde sonunda toplumdan ve siyasetten izole bir kurum değildir. Evet, siyaset üstü gibi görünür ama özellikle subaylar ve onların yetiştirildiği harp okulları her zaman siyasal, toplumsal gelişmelerden etkilenir. Bu örneğin 60’lı ve 70’li yıllarda büyük ölçüde sola meyletme olarak şekilleniyordu. Yani o dönem rüzgârın soldan estiği, insanların -şu dönemde de popüler- Doğan Avcıoğlu’nun ‘Türkiye’nin Düzeni’ kitabından büyük ölçüde etkilendiği, orduda o kitabı okumayanın dikkate alınmadığı bir dönemdi. Dolayısıyla genç subaylar yüzünü sola dönüyordu.

Peki şimdi?

Şimdi öyle bir rüzgâr yok, doğru. Dolayısıyla örneğin bu genç teğmenler için solcu deme ihtimalimiz yok. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. AKP’nin kurmuş olduğu İslami rejime, fiili İslami rejime bir tepki olarak bu genç teğmenlerin, subayların aslında seküler milliyetçi, Atatürkçü bir profil, karakter taşıdığı söylenebilir. Dolayısıyla burada bir tepki, reaksiyon var.

Bu genç insanlar son sekiz ila 10 yıldır AKP rejimi altında büyümüş orada okullara girmiş… Onlarda da gazete okuyor, dergi, kitap okuyor, siyaseti takip ediyor. Bunun sonucunda hepsi değil ama bir bölümü kendisine profil olarak Atatürkçülüğü ve seküler milliyetçiliği seçmiş gibi görünüyor.

Bu kavram eski bir kavram ama ben seküler milliyetçiliğin son senelerde yeni bir görünümünün de olduğunu düşünüyorum. Özellikle Türkiye’ye yönelik sığınmacı, göçmen akını üzerinden büyük ölçüde Arap karşıtlığına dayanan, kısmen de içerisinde gençliğin son zamanlarda deist olduğu, ateist olduğu yönündeki iddiaları da hatırlatarak söyleyecek olursak, laikliğe, sekülarizme ve göçmen karşıtlığı üzerinden yükselen yeni bir seküler milliyetçi dalgaya tanıklık ediyoruz. Ben teğmenlerin o yemin meselesinin bu dalganın ordudaki yansımalarından biri olduğunu düşünüyorum.

30 Ağustos’ta teğmenlerin yemin törenindeki tek ayrım “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” söylemi mi? Mesele sadece bu mu?

‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ sloganı aslında politik bir slogan ve şimdiye kadar askerler tarafından atılmaktan ziyade halk kesimleri tarafından atıldı. Yani kendisine Atatürkçü diyen sivil kesimler tarafından atılmaktaydı. Özellikle Gezi direnişi sırasında son derece popüler olmuştu. Türkiye’deki laik, seküler, Atatürkçü çevrelerin kendilerini ifade etme biçimiydi. Ve bu biraz da şuna tepki gibiydi: Hem ordunun Ergenekon ve Balyoz operasyonlarına dönüştürülmesi -Mustafa Kemal’in ordusu olmaktan çıkartılması- hem de aynı zamanda zaman zaman Erdoğan’ın kendisini başkomutan olarak lanse etmesi, İslami cenahtan birilerinin Erdoğan’a ‘başkomutan’ olarak seslenmesi neticesinde gelen bir tepkinin ürünüydü.

Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ sloganı militarist olmaktan ziyade sivil bir Atatürkçülüğün yansıması olarak ele alınmalı. Ve o Atatürkçü ve sivil kesimlerin 22 yıllık AKP iktidarına yönelik bir tepkisi üzerinden okunmalı.

Burada yeni olan şey; ilk kez üniforma giymiş bir grup askerden bu sloganın atıldığını duyduk. Yeni olgu aslında bu, iktidarı rahatsız eden olgu da bu. SADAT’tan bir görevli, “Biz o subay adaylarını sınava alırken, hepsini dindar ailelerin çocukları sanıyorduk, bunlar da nereden çıktı?” diye soruyor.

Tekrar hatırlatayım. AKP şu anda bir hayal kırıklığı yaşıyor: Biz bu orduyu dönüştürmemiş miydik? Sadece kendi fikriyatımıza yakın kişileri buraya almamış mıydık? Halbuki bakın ne olmuş! Aslında ordu içerisinde yeniden Atatürkçü nüveler görülmeye başladı…. İşte bu AKP açısından bir tehdittir.

Teğmenlerin bu çıkışı sizin çizdiğiniz perspektifte ordu içindeki başka öğrencilere, teğmenlere, subaylara da ‘cesaret’ vermiş olabilir mi? Yani ordudakileri etkilemiş midir?

Elbette. Bence rahatsız oldukları şey de odur. İstedikleri kadar orduyu dönüştürmeye çalışsınlar, ordu eninde sonunda toplumdan ve siyasetten etkilenen bir kurum. Bütünüyle inşa ettikleri rejimin bir parçası haline getirememişler. Suskun bir toplam da vardır muhtemelen… İlla bunun için Atatürkçü olmanıza da gerek yok. Örneğin ekonomik gidişattan rahatsız olabilirsiniz, eğitimdeki dönüşümden ya da toplumsal çürümeden rahatsız olabilirsiniz. Yani ‘Asker muhalif olmaz’ diye bir şey yok. Bunu darbecilik anlamında söylemiyorum. Ama özellikle ilk politize olanlar hep genç kuşaklar oldu. Daha radikal olanlar genç kuşaklar olur. Şimdi çok net bir şekilde içinde yetiştikleri döneme ve onun ruhuna bir tepki var ortada.

Ancak burada akla gelen başka bir soru daha var ki bence son derece önemli: Acaba ‘Bize bir şey olmaz‘, yani ‘Bu yeminde bir sıkıntı yok, Mustafa Kemal’in askerleriyiz denilebilir bu orduda’ diye düşünerek ‘Başımıza bir iş gelmez’ diye mi yaptılar, yoksa tam tersine başlarına bir iş geleceğini bildikleri halde böyle bir inisiyatif mi aldılar? Bu bence önemli bir mesele.

Sizce hangisi?

Emin değilim. Senin de söylediğin gibi belki de bir ‘mesaj’ vermek istediler… “Ordu artık tarikatların cemaatlerin ordusu” deniyor, “AKP’nin ordusu” deniyor ama ‘Hayır, ordu hala kendi içerisinde Atatürkçü, laik, seküler bir damar taşıyor’ mesajını vermek istemiş olabilirler. O mesajı verirken belki de o mesajın büyük siyasi bir polemiğin parçası yapılacağını düşünememiş olabilirler. Ama bunu düşünmüyorlarsa o aynı zamanda Türkiye’deki siyasetten pek de anlamadıklarını gösterir. Çünkü iktidarın bunu bir fırsata çevirip, “Bakın orduda hala darbeciler var. Türkiye’de hala vesayetçiler var” diyeceğini Türkiye’nin yakın tarihini bilen herkes az çok tahmin edebilir.

Tüm bu yaşananlara baktığımızda muhalefet cephesi de teğmenlere sahip çıktı. Ancak bu sahip çıkma yeterli miydi? Muhalefet bu sınavı nasıl verdi?

Muhalefetin düne kadar ciddi bir tepkisi yoktu. Özgür Özel’in salı günkü grup toplantısındaki konuşmasında sert bir tepki mevcuttu. Orada gösterilen tepki önemliydi. Özgür Özel, ‘CHP’nin yakın zamanda iktidara geleceğini ve iktidara geldiğinde de genç subayları ordudan atan subayları ordudan ihraç edeceklerini ve atılan subayları da geri alacaklarını’ söyledi. Bu önemli. Çünkü CHP bununla bir iktidar perspektifi olduğunu söylemiş oluyor, “Yakın zamanda Türkiye’de iktidar değişecek” diyor ve iktidar değiştiğinde de bugünlerde tüm olaylara karışanlara bir bedel ödetileceğini söylüyor. Bu önemlidir.

Muhtemelen devlet içerisinde de müzakereler vs yapılıyordur. Şunu görürsek ancak ne olduğunu tam anlayabiliriz: AKP ibret olsun diye içlerinden seçeceği beş ila 10 subayı ordudan ihraç mı edecek, yoksa tam tersine bugün izlediği iç cephe söylemine uygun bir şekilde “Atatürkçü bu genç çocuklar da bizim subayımızdır, bizim askerimizdir” diyerek küçük bir disiplin cezasıyla mı geçiştirecek? Bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ama Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan son açıklama, ortada bir emre itaatsizlik olduğu, esas meselenin disiplinsizlik olduğu yönünde. Askerliğin temel unsuru kağıt üzerinde bakıldığında emre itaattir. Dolayısıyla bu subayları ordudan ihraç ederlerse arkasında politik bir neden olmadığını söyleyecekler. Böylece zevahiri kurtarmaya çalışacaklar.

Yaşar Güler de sürekli ‘emir komuta zinciri’nden bahsediyor ve meselenin bir ‘disiplinsizlik’ olduğuna işaret ediyor. Okul birincisi bu teğmenleri ordudan ihraç etmeyi göze alırlar mı? Bu ciddi tepkilere neden olmaz mı?

AKP daha önceden böyle şeyler yaptı. Bırakın beş ila 10 genç subayı atmayı, Ergenekon ve Balyoz kumpas davaları üzerinden yüzlerce, binlerce subay tasfiye edildi. AKP, devleti kontrol etme söz konusu olduğunda buradan taviz vermiyor. Orada kılıç atan, yemin eden muhtemelen 150-200 civarı teğmen vardı. Herhalde o 150-200 teğmenin tamamını atacaktır diye düşünemeyiz. Ama bu işin başını çektiğini düşündükleri, kamuoyunda öne çıkan özellikle Ebru Eroğlu ve diğer teğmenler üzerinden hem ordu içine bir mesaj verecektir hem de topluma ‘Devletin kontrolü bizde’ demek adına böyle bir ceza vermeye kalkışabilirler.

Teğmenler meselesine paralel, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Kürt sorunu çıkışı da var. Tüm bunlar aynı zamanda konuşuldu…

Türkiye’de siyasetin zaman zaman hızlandığı dönemler oluyor ve ardı ardına bir sürü hadise yaşanabiliyor…

Şu açıdan sormak istiyorum. Bir yandan Abdullah Öcalan’ı Meclis’e getirmekten bahsediyorlar diğer yandan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen teğmenleri ihraç etmek istiyorlar. Buradaki politik duruş nedir?

Kendi bekaları açısından yapamayacakları şey yok. Ülkücülük Türkiye’deki en konforlu siyasi pozisyon. Örneğin hem Devlet Bahçeli Öcalan’ı Meclis kürsüsüne davet edebiliyor ama aynı zamanda teğmenler için de “MSB’nin arkasındayız, tabii ki gerekli cezalar verilmeli” diyor. Ama aynı şeyi üç ay önce başka biri söyleseydi, “Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun, bu genç teğmenlere de disiplinsizlikten ceza verilsin ve atılsın” deseydi başına neler gelebileceğini tahmin edebiliyoruz. MHP ve Bahçeli şu an Türkiye’deki en konforlu siyasi pozisyonda. Şimdi Kürt sorunu üzerinden yeni bir açılım mı var, yeni bir çözüm süreci mi var… Yani bir yandan varmış gibi ama diğer yandan da sanki yokmuş gibi… Ortada bir yol haritası yok, bir müzakere süreci yok, tarafların kimler olduğu belli değil, buradan umulan şeyin ne olduğu belli değil. Sadece şu an biz Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim’de önce DEM Partililerle Meclis’te tokalaşmasını, sonra da “Bu sadece nezaket tokalaşması değil, cumhurbaşkanımız istediği için yaptım” demesini, sonrasında iki hafta kürsüye çıkıp Öcalan’ı Meclis’e davet ettiğini biliyoruz. Burada bir kere Bahçeli çok net bir şekilde ‘Kürt sorunu diye bir sorunun olmadığını’ söyledi. Eskiye nazaran söyleminde sadece bir değişiklik var.

Nedir?

Eskiden “Kürt kökenli vatandaşlarımız” derdi. Şimdi Kürtlerin varlığını kabul ederek, “Kürt vatandaşlarımız” diyor. Buradan çözüm diye sunulanın ne olduğu bilmiyoruz. Çözümle kastedilenin Bahçeli’nin ve Erdoğan’ın konuşmasından PKK’nın silah bırakması olduğu sonucu çıkıyor. Ama PKK neden silah bırakacak? PKK’nın silah bırakması karşılığında örgüte vaat edilen şey sadece Öcalan’ın umut hakkı mıdır? Öcalan sadece umut hakkı verilecek diye çıkıp PKK’ya ‘Silah bırak‘ çağrısı yapar mı? Ve Kandil bu çağrıyı dinler mi? Bu soruların cevapları ‘Hayır’. Bunlar olmaz. Zaten öyle olmadığı için de muhtemelen Öcalan’a altı ay daha avukat görüş yasağı konuldu.

DEM Partili Tunceli ve CHP’li Ovacık belediyesine de kayyım atandı. Öncesinde Mardin, Batman ve Halfeti’ye atanmıştı. İktidarın bu sürece karşı pazarlığı aynı zamanda kayyımlar mı?

Çatışma ve çözüm süreçlerinin hep havuç-sopa üzerinden işlediğini hepimiz biliyoruz. Burada da benzer bir şey var gibi görünüyor, Öcalan’a ‘umut hakkı’ deniyor ama bir yandan da avukat yasağı veriliyor, “Silahlar sussun siyaset konuşsun” deniyor ama DEM Partili ve CHP’li belediyelere kayyım atanıyor. Dolayısıyla tarafların eşit koşullarda masaya oturup müzakere yürüteceği bir süreçten ziyade Kürt siyasetine diz çökmüş, boyun eğmiş bir şekilde kendi ‘barış’ını dayatmak isteyen bir akıl var bana kalırsa. Ancak Kürt siyasetinin bunu kabul edip silah bırakması da şu an için ihtimal dışı görünüyor.

İktidar sınır ötesi operasyonları büyütmek, kayyımları ‘meşru’ hale getirmek için kendisine zemin mi hazırlıyor?

İktidarın sınır ötesi operasyonlar ya da kayyımlar için ekstra bir meşruiyete ihtiyacı yok, en azından Öcalan’ı Meclis kürsüsüne çağırmasına gerek yok. Buradaki esas mesele bence iktidarın 31 Mart seçim sonuçlarıyla açığa çıktığı üzere ciddi bir hegemonya kaybı yaşıyor olması. Bunun da gerisinde çok büyük ölçüde Mehmet Şimşek programının halkı yoksullaştırıcı etkisi var. Bu programa yönelik sokakta ciddi bir tepki göremesek de anket sonuçlarının gösterdiği üzere olası bir seçimde 31 Mart’taki tablonun yaşanması neredeyse kesin gibi. Bu yüzden de iktidar hem dikkatleri ekonomiden uzaklaştırmak hem de yitirdiği hegemonyayı ve gündem belirleme gücünü yeniden kazanmak istiyor. Toplumu bir kez daha kültür-kimlik ekseninde bölecek, güvenlikçi paradigmaya hapsedecek işler yapıyor.

Muhalefet ise Mehmet Şimşek programının karşısına bütünlüklü bir programla çıkıp bu programın etrafında bir toplumsal muhalefet dinamiği yaratmak ve buradan da ülkeyi erken seçime götürmek gibi bir yol haritasıyla hareket etmiyor, bu da iktidarın elini güçlendiriyor, ona yeniden oyun kurma şansı veriyor.   

Sadece muhalefete değil, sendikalara da değinmek lazım. Sendikal hareket sessiz. 

AKP’nin Türkiye kapitalizmine en büyük hizmeti öyle ya da böyle bir zamanlar var olan işçi ve memur hareketini bitirmesidir. Bu yüzden patronlar AKP’den çok memnun. Sendikalar istese dahi büyük kitlesel eylemler yapamaz. Çünkü tabanları giderek onlardan kopmuş durumda. Gerçekten sendika ağaları sendikaları yönetiyor. Geçenlerde Türk-İş mecburen bir eylem yaptı ona mesela on binlerce işçi katıldı. Gerçek anlamda bir sendikal hareket olsa bu işin başını çekecek muhalefet partisi olsa işçi sınıfı bekliyor aslında sokaklara dökülmeyi. Ama çok bilinçli programlı bir şekilde Gezi direnişinden sonra iktidarla muhalefet el ele Türkiye’deki toplumsal muhalefet dinamiklerini bitirdi. Dolayısıyla şu an Türkiye’deki esas mesele bu dinamiklerin yeniden nasıl harekete geçirileceği, bunun üzerine ciddi bir şekilde düşünmek gerekiyor.