Bazı filmler insanın hayatına yalnızca seyirlik olarak girmez.
Evin en sessiz odasına, çocukluğun en karanlık köşesine, babanın hiç açmadığı çekmeceye, sofrada kimsenin sözünü etmediği o eski yaraya yerleşir.
‘Baba’ filmi de böyledir…
Coppola’nın kamerası yalnızca bir mafya ailesini anlatmaz; babalığın o karanlık, kutsal, sevgi dolu, korkunç ve kırılgan tahtını gösterir.
Don Vito Corleone, bir babadan çok daha fazlasıdır; bir evin çatısı, bir ailenin yasası, bir çocuğun korkusu, bir oğlun kaçamadığı kaderidir.
Ve işin acı tarafı şudur: Her baba biraz Don Vito’dur. Her evlat da biraz Michael.
Bugün babalar günü ya… Boş verin hediyeyi filan…
Yanınızdaysa sarılın, uzaktaysa arayın, benim gibi artık yalnızca aklınızdaysa hayali; ‘Ah babam’ diye derin bir nefes alın; o da olur.
Baba olmak veya babayla halen yan yana olmak muhteşem bir duygudur…
Bir baba, çoğu zaman sevgisini söylemez. Onu ekmek gibi getirir eve…
Cebinde taşır.
Susarak büyütür.
Kızarak korur.
Yasaklayarak sakınır.
Bazen öyle sert durur ki, onun kalbini değil yalnızca gölgesini görürsünüz. Sonra yıllar geçer. O gölge kısalır. Baba yaşlanır. Eli titrer. Sesi incelir.
Bir gün, babanızın aslında koskoca bir dağ değil, sırtında yılların yükünü taşımaya çalışırken içten içe çökmüş bir adam olduğunu fark edersiniz.

O an insanın içinde bir cümle kırılır; ah babam…
Çünkü babalar çoğu zaman geç anlaşılır.
Anneler çocukluğumuzun diliyse, babalar yetişkinliğimizin suskunluğudur.
Onları çocukken sert buluruz, gençken eski kafalı, büyüyünce yorgun, öldükten sonra eksik. Baba dediğin, insanın içinde en geç çözülen bilmecedir.
Yalnızca sarıldığımız değil; karşı çıktığımız, onayını beklediğimiz, yenmek istediğimiz, benzemekten korktuğumuz, kaybedince de içimizde aradığımız kişidir.
‘Baba’ filminde Michael’ın trajedisi de tam burada başlar. O babasına benzemek istemez. Ailenin karanlık işlerinden uzak durmak ister. Üniformasıyla, soğukkanlılığıyla, dışarıdan biri gibi durur.
Ama Michael, babasını kurtarmaya çalışırken babasının yerine geçer. Onu korumaya çalışırken ona dönüşür.
Çocuk olmak dediğimiz şey biraz da budur zaten. Babaya benzeme korkusu ile babayı kaybetme korkusu arasında yaşamak.
Sanatçıların babalarıyla ilişkileri de bu yüzden hep biraz yaralıdır. Kafka’nın babasına yazdığı o uzun ve iç burkan mektup, aslında tek bir çocuğun şikâyeti değildir; dünyanın bütün çocuklarının babalarına söyleyemediği cümlelerin mezarlığıdır.
‘Senden korktum’ der Kafka aslında. ‘Senin büyüklüğünün altında küçüldüm.’ Ama o mektubun altında başka bir cümle daha vardır, daha gizli, daha çocukça, daha çaresiz: ‘Beni görmeni istedim baba.’
Çünkü her çocuk, ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, babasının gözünde bir kere gerçekten görülmek ister.
Ama bir de başka babalar vardır.
Onlar çocuğunun başını okşayamaz ama gece üstünü örter.
Mezuniyette gururunu belli etmez ama eve dönünce komşuya anlatır.
Hastanede ağlamaz ama koridora çıkınca duvara yaslanır. Telefonu kapatırken ‘kendine iyi bak’ der; aslında demek istediği şudur: ‘Benim içimde hâlâ küçücük bir çocuksun ve dünya sana zarar verecek diye ödüm kopuyor.’
Baba sevgisi genellikle kötü tercüme edilmiş bir dildir. Evlat onu yıllarca yanlış okur.
Biz babalarımızı iki kez kaybederiz. Birincisi çocukken; onların sandığımız kadar güçlü olmadığını fark ettiğimizde. İkincisi gerçekten hayatımızdan gittiklerinde; sandığımızdan çok daha güçlü olduklarını anladığımız zaman.
Çocukken baba yenilmez sanılır. Her şeyi bilir, her şeyi yapar, her kapıyı açar, her borcu öder, her kavgayı kazanır.
Sonra bir gün onun da yorulduğunu görürsün. Belki koltukta uyuyakalmıştır. Belki gözlüğünü ararken eli titremiştir. Belki doktordan çıkan sonucu sana söylememeye çalışmıştır. Belki eski bir fotoğrafa dalıp gitmiştir. İşte o an baba ilk kez insan olur.
Babalar Günü bu yüzden tebrik kartlarına sığmayacak kadar ağır bir gündür. Çünkü herkesin babası aynı değildir.
Kiminin babası kahramandır, kiminin yarasıdır.
Kiminin babası erken gitmiştir, kimininki evdeyken bile yoktur.
Kimi babasını affedememiştir, kimi affetmek için çok geç kalmıştır.
Kimi hâlâ telefona bakıp arasam mı diye düşünür.
Kimi yıldızlara bakarken, zamanında söyleyemediği cümleleri bulutlara fısıldar.
Don Vito’nun portakal bahçesinde torunuyla oynadığı sahne bu yüzden sinema tarihinin en acı sahnelerinden biridir.
Koskoca ‘Baba’, imparator, patron, yasa koyucu, sonunda bir çocuğu güldürmeye çalışan yaşlı bir adama dönüşür. Ölüm orada büyük bir gösteriyle gelmez. Yaşlı bir adamın dizlerinin bağı çözülür. Bir çocuk oyunu sürdürmek ister. Hayatın en zalim yanı budur; çocuk oyun sanır, ölüm ciddidir.
Ama günün sonunda, bütün teoriler, bütün filmler, bütün romanlar çekilir; geriye çok basit bir görüntü kalır.
Babanın ayakkabıları kapının önündedir.
Bir insanın hayatında bundan daha ağır bir imge azdır. O ayakkabılar çalışmaya gitmiştir, pazara gitmiştir, hastane koridorlarında beklemiştir, okul kapısında durmuş, düğün salonunda ağır ağır yürümüş, en zor gününde yanında durmuştur.
Bir babanın ayakkabısı, onun söylemediği bütün cümlelerin kara kutusudur.
İşte Babalar Günü’nün asıl cümlesi burada başlar. Ne yalnızca ‘iyi ki varsın baba’dır bu cümle, ne de yalnızca ‘seni seviyorum.’ Daha derin, daha yaralı, daha insanca bir cümledir…
‘Baba, sen de insandın. Ben bunu geç anladım.’
Belki en çok buna ağlarız. Babamızın kahraman olmamasına değil; kahraman olmadığı halde bizim için kahraman gibi durmaya çalışmasına.
Bir baba olmadığında, evden yalnızca bir insan eksilmez. Bayram sabahları yarım kalır…
‘Baba’ filmi bize gücü, aileyi, suçu, sadakati ve iktidarı anlatır; ama en derinde şunu… Her evde bir gün, geç kalınmış bir sarılmanın gölgesi kıpırdanır.
Keşke hayat, babalarla evlatlara son bir konuşma hakkı daha verseydi… Ama vermez.
İnsanın babası kusurlu olabilir. Muhteşem olabilir. Eksik olabilir. Mükemmel olabilir. Sert olabilir. Uzak olabilir. Hatta bazen affedilmesi zor biri olabilir. Ama yine de baba, insanın içindeki en eski adrestir.
Bazı adreslere dönmek mümkün değil belki…
Ama insan, ömrü boyunca oradan gelmiş olmanın gerçeğiyle yaşar.
Babalar gününüz, içinizden nasıl geçiyorsa, öyle olsun…