Horlayan adamlar, ağlayan çocuklar: Kamusal alanı kim kurar?
H

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Uçaklardaki gürültüden bahsedildiğinde genellikle konu çocuk ağlamalarından açılıyor ama pek sık ifade edilmeyen gerçek şu: Uçaklarımızda belki ağlayan çocuklardan çok horlayan adamlar var.

Üstelik çoğunlukla öyle kesintisiz, üst perdeden bir horlama ki birkaç sırayı esir alıyor; kimse bir şey yapamıyor. Tıkaçlar yetmiyor; meditasyon teknikleri kifayetsiz kalıyor. Felaket bir şey.

“Sandalyesini sarsıp sonra türbülans mı desem?”

“Uyuyanı dürtmek saygısızlık mıdır?”

“Uyurken mi yılan bile dokunmuyordu, su içerken mi?”

Böyle evindeymiş gibi, zihninin gerisinde hiçbir dış ortam bilgisi olmadan forul forul uyuyabilen bir adam uyandırılsa kim bilir nasıl tepki verir?”

“Uyku terörü yaşıyorsa, eski bir ajansa, aniden uyandırılınca boğazıma sarılırsa?”

Diye diye yolu bitiriyorsun. O ise hiç susmuyor.

Geçen hafta yine bunu yaşadık. Bol türbülansa rağmen uçaktaki bebekler bile “Biz şimdi hiiç ağlamaya girmeyelim, sesimizi bile duyuramayız” diye düşünmüş olacak ki sustu.

Hostese sorulduğunda verdiği cevap ise mükemmeldi: “Ama horluyor diye birini uyandıramayız ki. Neyse, iniş anonsuyla uyanır.”

İniş anonsuna en az iki saat vardı. Gürültüsel zamanla 200 saat.

Azimle horlayan anonsu deler. Adamı ne türbülans uyandırdı ne kabin anonsları ne de yemek servisi. Bütün kabin onun horlamasının gürlek ritmine teslim oldu. Bakışmalar, gülüşmeler, göz devirmeler, sessiz oflamalar, kulaklığın sesini biraz daha açmalar, kulağı yastığa bastırmalar arasında en az bir saat geçti.

Sonunda yanında oturan babaç görünümlü bir adam kulaklığını çıkarıp yolcuyu hafifçe çimdikleyerek uyandırdı: “Kardeş, biraz horluyon da…”

İşte empati, işte gündelik hayat bilgeliği… O gök gürültüsünü ‘biraz’ diye tarif ederek uyananın ani mahcubiyetinin önlenmesi ve mutlu son.

Bebekler gerçekten de adam sustuktan sonra performansa başladı ama artık sesleri kulağa kuş cıvıltısı gibi geliyordu.

Horlama bir doğa olayı mı?

A man in a blue shirt sleeps with folded hands as a worried woman sits next to him, while a mother holds a baby on the other side in an airplane cabin.

Uçak yolculukları hakkında ne çok konuşuyoruz aslında. Yani sonuçta belirli kurallara uyularak geçirilecek, çoğunlukla hepi topu birkaç saatlik zaman. Bu birkaç saatte insanın kendine ve başkalarına hayatı zorlaştırmak için bulduğu envai çeşit yöntem var.

Ağlayan bebekler konusu ise özellikle popüler. Bu konuda neredeyse herkesin bir fikri, bir öfkesi, bir çözüm önerisi var. Çocuklu aileler uçağa binmeli mi, ebeveynler çocuklarını yeterince sakinleştiriyor mu, YouTube’daki ninni listeleri daha incelikli mi seçilse acaba, diğer yolcuların hakkı ne oluyor… Aynı tartışmalar, neredeyse aynı cümlelerle, her tatil sezonunda yeniden dönüyor.

Ama saatler boyunca onlarca insanın ortak alanını işgal eden horlama hakkında nedense susuyoruz.  Sanki horlama, başımıza gelen bir doğa olayı; yağmur gibi, sis gibi, türbülans gibi. Katlanıyoruz! Tevekkül içinde iniş anonsunu bekliyoruz. Bir aydınlanma geliyor; daha sakin, sabırlı, dayanıklı insanlar olarak iniyoruz uçaktan.

Bir de şöyle bir durum var: Niye favori horlama mekânı olarak uçağı seçenlerin hemen hemen hepsi erkek? Sırf son üç uçuşumda toplam altı-yedi ‘horlak’ gördüm; hayatımda hiç uçakta geniş geniş horlayan kadın gördüğümü hatırlamıyorum. Bunun sadece benim izlenimim olmadığını görünce de şaşırdım; araştırmalar gerçekten erkeklerin kadınlardan daha sık horladığını söylüyor. Elbette bunun önemli ölçüde biyolojik nedenleri var. Meselem bu değil.

Beni düşündüren başka bir şey. Uyku acaba o kadar masum bir hâl mi yoksa toplu taşımada bacaklarını çift kişilik açan adam ile uçağı gürültülü şahsi yatak odasına çeviren adam arasında uzaktan da olsa bir akrabalık var mı?

Hanım hanım uyumak, paşalar gibi horlamak

Dediğim gibi, erkeklerde horlamanın biraz daha yaygın olduğunu biliyoruz. Ama acaba mesele yalnızca biyolojik mi? Kadınlar çocukluktan itibaren bedenlerini, seslerini, kapladıkları alanı daha fazla denetlemeyi öğrendikleri için uykularını bile farklı mı yaşıyor? Çevrelerine daha mı duyarlı kalıyorlar? Çünkü kadınlardan beklenen şey yalnızca gündüz ‘uslu’ olması değil; daha az ses çıkarması, daha az yer kaplaması, daha az rahatsız etmesi.

Belki bu beklenti, uykuya bile sızıyordur. Kadınlar ‘hanım hanım‘ uyumayı öğrenirken erkeklerin bir kısmı ‘paşalar gibi’ uyku tahtına atıyordur kendini.

İçimden bir parça iddialıyım aslında ama bu dediğimi bilimsel açıdan kanıtlayamam. Benimki daha çok, kamusal alanda kadın ve erkek bedenlerinin nasıl terbiye edildiğini bilmekten kaynaklanan bir merak. Bu konuda emin olduğum tek şey, bugüne kadar yaptığım uçuşlarda kabini bir anda kendi yatak odasına çevirenlerin ezici çoğunluğunun erkek olduğu.

Tabii horlamayı, mesela telefonda bağıra bağıra konuşmakla aynı kefeye koymak da haksızlık olur. Uçaktaki horlayan adam büyük ihtimalle bunu isteyerek yapmıyordu; horlamanın çoğu zaman biyolojik nedenleri var, hatta kimi zaman tedavi edilmesi gereken bir sağlık sorununun işareti olabiliyor. Ama kamusal alanda başkalarının varlığını hesaba katma konusunda toplumsal cinsiyetin hiç rolü olmadığını düşünmek de bana pek mümkün gelmiyor. Bacaklarını iki koltuğa yayarak oturanlar, toplantıda herkesin sözünü kesenler, kadınlara lafı zaten mümkünse hiç vermeyenler…

People seated on a bus; a large man in a black shirt rests his arm on the seat, a woman with a tote looks to the side, and a man on the right checks his phone nearby.

Ebeveynler de ayrışıyor

Saatler boyunca onlarca insanı uykusuz bırakabilen bir yetişkin, çoğu zaman bunun farkına bile varmadan yolculuğunu tamamlıyor. Ağlayan çocuğun annesi ya da babası ise daha ilk dakikadan itibaren görünmez bir mahcubiyetin içine düşüyor. En azından bazı ebeveynler… Çünkü hakikaten bu konuda da ayrışıyoruz: Etrafın ve sınırların fazlasıyla farkında olan ebeveynler olduğu gibi ‘Çocuk bu, ne yapalım’ rahatlığıyla çevresindeki herkesi çocuğunun her türlü davranışına ortak edenler de var. Ebeveyn olmak da ortak alanın diğer sakinlerini hesaba katmama hakkı sağlamıyor sonuçta.

Ama genellikle, çocuk sustuğu anda rahatlayan yalnızca diğer yolcular olmuyor; ebeveyn de omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi nefes alıyor. Son uçak seyahatimde, fonda o korkunç horlama devam ederken bu iki sahne arasındaki farkı düşündüm uzun uzun. Birinde rahatsızlığın faili çoğu zaman durumdan tamamen habersiz. Diğerinde ise rahatsızlık henüz başlamadan özür dilemeye hazır insanlar var.

Uçaktan indikten sonra aklımda kalan şey horlama değil, kamusal hayatın görünmez yükünün kimlerin omzuna daha kolay bırakıldığı oldu.

Fark, hayatın kendisinde

Yazın bu güzel zamanında İskandinavya’da geçirdiğimiz günlerde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de çocuklardı. Aslında ‘çocuklar‘ bile değil, çocuklarla yetişkinlerin aynı kamusal alanı paylaşma biçimleri.

Bu tür karşılaştırmaları yaparken hep tedirgin olurum. Turistik gözlemle koca toplumlar hakkında hüküm vermeyi doğru bulmam. “İskandinav çocukları daha uslu… Bizimkiler şımarık ya…” gibi cümleler de bana hem indirgemeci hem de kibirli gelir. Çünkü çocuk dediğiniz her yerde çocuktur. Koşar, sıkılır, merak eder, oyun ister, bazen ağlar, bazen bağırır. Ne görüp yaşıyorsa onu yansıtır. Benim dikkatimi çeken, çocukların kendisi değil, onların bütün bunları yaşayabildiği hayatın kendisiydi, bu nedenle.

Split-image illustration: left side shows children at a lakeside beach feeding swans near a modern building labeled 'MUNCH'; right side shows a boy sitting on a bed in a dim room, reading a tablet by a desk lamp with books above.

Şehrin neresine gitseniz bir park, bir oyun alanı, bir meydan, bir su kenarı çıkıyor karşınıza. Çocukların koşması, oyalanması, ses çıkarması hayatın olağan akışının bir parçası gibi tasarlanmış. Kamusal alan, yetişkinlerin sessizce geçip gittiği steril bir koridor değil, çocukların da hesaba katıldığı ortak bir yaşam alanı.

Bir kafede otururken de bunu hissediyorsunuz, vapur beklerken de, parkta yürürken de. Çocuklar elbette çocuk olmaları gereği, hareketli. Ama yetişkinlerin üzerinde bizde çok tanıdık olan o sürekli tetikte olma hâli daha az görünüyor. Sanki çocukların varlığıyla kamusal hayat arasında sürekli bir pazarlık yapılmıyor. Pek kimse durmadan “Sessiz ol”, “Yapma”, “Koşma”, “Ayıp olacak” demek zorunda hissetmiyor kendini.

Ebeveynlik yalnızca bilinç meselesi değil

Refah düzeyi, siyasi ve ekonomik karmaşanın bütün atmosfere yayılma düzeyi, metrekareye düşen stres ve huzur oranı… Yetişkinler gibi çocukların da davranışlarını belirleyen o kadar çok etken var ki hemen akla gelen ‘Demek ki ebeveynleri daha bilinçli’ argümanı tek başına pek ikna edici değil.

Çünkü ebeveynlik yalnızca bilinç meselesi değil, aynı zamanda imkân meselesi.

Çocuğun enerjisini boşaltabileceği güvenli parklarınız yoksa, işten çıktıktan sonra uğrayabileceğiniz bir meydan ya da yürüyebileceğiniz bir sahil yoksa; eve dönmek için her gün saatlerce trafikte bekliyorsanız, akşam kapıyı açtığınızda günün bütün yükü omuzlarınıza çöküyorsa, mesele bir noktadan sonra ‘iyi ebeveyn‘ olup olmamaktan çıkıyor. Yorgunluğunuzla, yüklerinizle, suçluluk duygunuzla, zamanın yetersizliğiyle baş etmeye çalışıyorsunuz. Ve bütün bunları yaparken çocuğunuzun da çocuk kalabilmesini sağlamaya çalışıyorsunuz.

Elbette bu her davranışı açıklamıyor. Çocuğunun saatlerce ortalığı birbirine katmasını doğal hakkı sayan, başkalarının ortak alanını hiç hesaba katmayan ebeveynlerle de sık sık karşılaşıyoruz. Meseleyi tek bir tarafa yüklemek tam da bu yüzden mümkün değil.

Bilinçli ebeveynlik hiçbir zaman tek başına yetmiyor. İmkân, nefes alacak zaman, çocuğun koşabileceği alan gerekiyor; yetişkinin de sürekli tükenmeden yaşayabileceği bir hayat gerekiyor. Parklar, meydanlar, bisiklet yolları, su kenarları sadece şehircilik meselesi değil bu nedenle. Çocuğun enerjisini suç gibi görmeyen ya da onun bütün yükünü ebeveynin üzerine yıkmayan bir kamusal düzenin parçaları.

Şehir de çocuk yetiştiriyor

Çoğu konuda ve çoğu zaman sebeplerden çok sonuçları konuşuyoruz. Tabletleri, çocukların sabırsızlığını ve hiperaktifliğini, toplu taşımadaki çocuk gürültüsünü… Ama o çocukların nasıl bir şehirde büyüdüğünü pek konuşmuyoruz.

Oysa ebeveynler ve toplum gibi şehir de çocuk yetiştiriyor. Çocuk sadece evde büyümüyor ki. Kaldırımda, parkta, otobüste, markette sıra beklerken büyüyor. Yetişkinlerin kendilerine ve birbirine nasıl davrandığını izleyerek büyüyor. Ne kadar yer kaplayabileceğini, ne kadar ses çıkarabileceğini, başkasının alanının nerede başladığını da orada öğreniyor.

Belki baştaki horlama meselesini bu kadar düşünmemin nedeni de bu. Kadınların, erkeklerin, çocukların kamusal alanda nasıl davranacağını yalnızca kişilikleri belirlemiyor. Kimine çocukluğundan beri, “Sesini kıs, düzgün otur, ayıp olacak” deniyor; kimineyse yayla gibi geniş bir hareket alanı tanınıyor. Kimi çocuk bütün gün dört duvar arasında enerjisini nereye koyacağını bilemeden büyüyor; kimi kapıdan çıktığında koşabileceği bir dünyayla karşılaşıyor.

Bu nedenle “İnsanlar neden böyle ya?” sorusu bana hep eksik geliyor. “Nasıl bir hayat insanları böyle yapıyor?” sorusu daha doğru galiba.

Belki kamusal alanı kimin kurduğu sorusunun da tek bir cevabı bu yüzden yok. Şehir kuruyor, aile kuruyor, ekonomi kuruyor, toplumsal cinsiyet rolleri kuruyor, sonra bütün bunların içinde yetişmiş insanlar olarak biz de her gün yeniden kuruyoruz.

Belki başkasına ne kadar yer bırakacağımızı, önce bize nasıl bir hayatın içinde yer açıldığından öğreniyoruz.