Cannes'ın en tartışmalı filmi: Megalopolis

SELİN GÜREL

@selingurel_

Francis Ford Coppola’nın ömrünün yarısı boyunca hayalini kurduğu bir projeyi belli ki kendisini memnun edecek şekilde kanlı canlı bir filme dönüştürmesi… Bu uğurda servetinin önemli bir kısmını harcaması… 40 yaşındayken kendisini neredeyse delirten Apocalypse Now ile Cannes’da eleştirmenleri nasıl böldüyse bu kez de kendisini çokça kez uçurumun kenarına sürükleyen Megalopolis ile festivali karıştırması… Sürekli hatırlatılan Apocalypse Now’ın değerinin sonradan anlaşıldığı gerçeği ve nedense tarihin tekerrür edeceği beklentisi…

Coppola’nın 40 yıldır çekmek istediği Megalopolis bu yıllanmış tutkunun cezasını çekiyor ve çektiriyor.

Tüm bu ön bilgi fazlası, filmi duygusal etki altında kalmadan değerlendirmeyi zorlaştırıyor doğrusu. Ancak gerçek şu ki bu kaotik duygusallıktan sıyrılıp Megalopolis’e serinkanlı bir bakış atılırsa kim bilir kaçıncı kez dört bir köşeye dağıldıktan sonra parçaları kabaca birleştirilmiş ve ilk versiyonunu muhtemelen artık Coppola’nın bile hatırlamadığı, derme çatma bir posa-film çıkıyor ortaya. Filmin en ironik çelişkisi, zaman kavramını merkezine yerleştirirken ‘zamansız‘ olamamaktan mustarip olması.

Diğer yandan, öne sürdüğü büyük meseleler o kadar yüksek perdeden konuşuyor ki bu tonda ve tarzda zamana meydan okuması zaten imkânsız. Bu da ilkiyle iç içe geçmiş ayrı bir çelişki. Zamanın belli bir noktasına körü körüne bağlı, ancak her çağın filmi olabilirmiş gibi de kendini ciddiye alıyor. Megalopolis kendi kendini yok eden bir iksir içmiş gibi. İçtiğini hazmettikçe felaketine doğru ilerliyor.

Coppola’nın 40 yıl önce aklını başından alan, Roma’nın çöküşünü modern New York’un penceresinden ve Amerika’nın olası çöküşüne işaret ederek anlatma, epik ile retro-fütüristik dokuyu çarpıştırma fikri bir zamanlar dönüşebileceği filmle ilgili uzun uzun düşünmeye sevk ediyor insanı. Ancak bugün olduğu film üzerine uzun uzun düşünecek bir şeyler bulmak zor.

Filmin Cannes yarışmasında muhtemelen güme gidip değerinin sonradan anlaşılacağı umuduna tutunmaya da gerek yok. Megalopolis’in kaldıkça değerlenmek bir yana, bugünkü Cannes parıltısından sıyrılınca durduğu yerde değer kaybedeceği aşikar. Filmin henüz Amerika’da dağıtımcı bulamamış olması tesadüf değil.

New York’un New Rome’a dönüştüğü hikâye kendini çok karmaşıkmış gibi pazarlamaya çalışsa da aslında çok basit ve tanıdık bir çatışmayı konu alıyor. Politik, ahlaki ve ekonomik sebeplerle New Rome’un çöküşüne doğru hızla ilerlenen bir dönemde, ütopik ve gösterişli bir geleceği savunan Sezar ile tipik siyasi kalkınma planları sunan eski kafalı Cicero arasındaki anlaşmazlık tüm şehrin kaderini etkilemeye başlıyor. Hırs, iktidar ve para üçgeninde her şeyin makbul olduğu bu yozlaşmış günah şehri fena hâlde bir kurtarıcıya ihtiyaç duyuyor.

Hayır, bu kötü bir Marvel filmi değil ama kötü bir Marvel filmini mumla arattığı oluyor. Film New York’un epik-distopik bir versiyonunda geçmesine rağmen, mekân bağlamında en ufak bir aidiyet yaratmaktan kaçınıyor. Şehrin tanıdık sembolleri bile tozlu raflardan indirilmiş renk paletinin içinde kaybolup gidiyor.

Oyuncuların çoğu zaman ne yaptığını bilmediği, bazılarının tamamen kendi hâline bırakıldığı, çoğu sahnede figüran kalabalığının amaçsızca kullanıldığı, görsel efektlerin 2002’nin gelişini müjdelediği bir film izliyoruz. Coppola’nın Fellini tarzında renkli bir kaos sinemasına teslim etmek istediği ancak başaramadığı filmde, modern hatta fütüristik sandığı her şeyin nostaljik bile olamaması çok talihsiz.

Üstelik aradığı kontrollü kaosa da ulaşılamıyor. Filmin bir sahnesinde birinin sahneye mikrofonuyla çıkıp perdedeki Sezar’a (Adam Driver) seslenmesi, Cannes’ın acayip anlarından biri olarak hafızalara yerleşebilirdi ama tıpkı filmin kendisi gibi anlamlı bir zemine oturtulamadığı için hızla tarihe karıştı.

Coppola bu filmle emekli olmadığı için şanslıyız. Kendisinin de kabul edeceği gibi, yapım süreci cehenneme dönen film kotası doldu. Henüz yazmaya başladığı yeni filmini, çok beklemeden, birkaç yıl sonra izlemek umuduyla.