Para, Merkez Bankası ve kalkınmacılık: 'Yasası ne olursa' olsun anlayışının sonu yok

 

NAZIM KADRİ EKİNCİ

kadirdb@hotmail.com

Bir ülkede tek bir altın madeni olduğunu, altın çıkarma maliyetlerinin ihmal edilebilir olduğunu, bu ülkenin altınının dünyada kabul edilmediğini ve yine bu ülkede altının ödeme aracı, yani para olduğunu varsayalım (çoğu zaman itinasızca belirtildiği gibi para mübadele aracı değildir: ödeme aracı aynı zamanda mübadele aracıdır ama her mübadele aracı ödeme aracı değildir). Ülkede bunun dışında buğday üretildiğini varsayalım. Ülkenin başbakanı aynı zamanda madenin yöneticisi olsun.

Maden yöneticisinin belirleyebileceği üç değişken vardır: altın üretiminin miktarı (kg/zaman), altının buğday fiyatı ve altının dönem fiyatı (faiz). Doğal olarak ayda X kg üretim yapacağım diyerek üretim miktarını belirleyebilir. Ya da 1 kg altın = X ton buğday, yani X ton buğday getiren herkese 1 kg altın veririm diyerek altının buğday fiyatını belirleyebilir. Bunu yaparsa ne kadar üretim yapacağına kendisi karar veremez: 10X buğday gelirse 10kg, 3X buğday gelirse 3kg altın üretmesi gerekir.

Son olarak da faiz oranını belirleyerek bu orandan her isteyene bir yıl vadeli altın veririm diyebilir. Bu durumda da ne kadar üretim yapacağına kendisi karar veremez: 10kg kredi talebi gelirse 10kg, 3kg gelirse 3kg altın üretmesi gerekir. Ortaya çıkan ilk sonuç burada olduğu gibi para otoritesinin parayla ilgili sadece bir tek şeyi belirleyebileceğidir: paranın veya herhangi bir malın üreticisi tekel bile olsa hem miktarını hem de fiyatını/larını belirleyemez.

Ama zaten iktisat öğrencilerine ilk yıldan itibaren öğretilen (ya da öğretildiği düşünülen) tekel teorisinden de bunun bilinmesi gerekir diyeceğim ama bu ülkede kendi öğrettiğine inanmayan o kadar çok iktisat hocası var ki öğrenciler ne yapsın. Bu bir suçlama değil, serzeniş. Derslerinde arz/talep anlatıp duran hocaların ve bu anlatılanları gayet iyi anlayan ve çok başarılı olan öğrencilerin sonrasında kur niye artıyor ya da faiz niye yükseldi sorusuna bazen örtük ve sofistike bile denilebilecek dolambaçlı yollarla da olsa son tahlilde ‘Birileri yapıyordur’ anlamına gelen açıklamalar yaptığına o kadar çok şahit olunuyor ki…

Ben de duymak isterim

Diyelim ki başbakanın amacı/görevi kişi başı tüketimi kalıcı olarak artırmak. Kalkınma dediğiniz de son tahlilde bu. Bu noktayı vurgulamakta fayda var. Burada söz konusu olan devresel para politikasıyla toplam talep yönetimi değil. O konuda yapılacak şeyler olabilir. Ama biz merkez madenin araçlarını kalkınmacı amaçlarla kullanıp kullanamayacağını irdeliyoruz. Diyelim ki maden yöneticisi de bu amaç veriyken tam yetkili ve araç bağımsızlığı var: yukarıda belirtilen araçlardan istediğini istediği oranda kullanabilir.

Şimdi açıktır ki bu ülkede kişi başı tüketim ancak kişi başı üretimin, yani üretkenliğin, nüfus artışından daha hızlı artmasıyla olabilir. Üretkenlik artışı da ancak yatırım yoluyla yeni tekniklerin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla olabilir.

Öyleyse başbakan münhasıran maden yöneticisi kimliğiyle ne yaparsa üretkenlik artışı sağlayabilir? Yani ne yaparsa yatırımları üretkenlik artışı sağlayacak alanlara kaydırabilir? Ne yaparsa işletmeleri üretkenlik artışı arayışına sokar, bu alanda risk alıp çoğu zaman sonucu belirsiz AR-GE yatırımlarına yöneltebilir, ya da gene risk alıp dünyada bilinen teknikleri uyarlamak için yatırım yapmaya ikna eder? Örneğin daha fazla altın üretmek hangi mekanizmalarla bu anlamda müspet etki yapar? Ben bilmiyorum ve bunu buradaki çerçeve içinde ortaya koyabilen varsa, ben de duymak isterim.

Kapitalizmin mantığı

Peki isteyene ‘İstediğin kadar altını al, beş yıl sonra aynen (yani sıfır nominal faiz ile) geri ver’ derse başbakan, bu arzulanan etkiyi yapar mı? Her şeyden önce ‘kötü davranış’ı ödüllendirmediğimizden (moral hazard) emin olmalıyız. Böyle uygun bir krediyi alıp yaptırım uygulaması mümkün olmayan bu konuda, amaç dışı işlerde kullanmak isteyen çok kişi olacaktır, özellikle günü geldiğinde geri ödememe şansı da varken.

Dolayısıyla bu politika uygulamaya konunca kredi talebi patlaması olacağından emin olabiliriz. Ama bedava kredi yok diye o ana kadar üstlenilmeyen üretkenlik artırıcı, dolayısıyla de daha fazla kâr etme olanağı sağlayacak, kaç proje olabilir?

 

Kapitalizmin mantığı ve gelişimi bu tür projeleri bulup çıkarmak üzerine kuruludur. Sıfır ya düşük faizli kredi yok diye uygulanmayan bir projenin üretkenlik artışına dayalı kârlı olması mümkün değildir, çünkü aksi halde amacı kâr olan kapitalist sistemin kâr olanaklarını kullanmadığı çelişkisine düşeriz.

Anlamlı mekanizmalar yok

 

Herhangi bir merkez maden yöneticisinin kârlı alanların tespiti konusunda ilgili kapitalistlerden daha bilgili ve öngörülü olabileceğini düşünmek için de hiçbir neden yoktur.

Denizli tekstil sanayi Türkiye’de makro iktisadi istikrarın en bozuk olduğu, nominal ve reel faizlerin çok yüksek seyrettiği 1980-1990’lı yıllarda bırakın merkez maden desteğini, maliye politikası anlamında da bir desteğin yokluğunda gelişti. Sonra sıkıntıya girdi, bazı firmalar yeni alanlara kayarak (yani yeni alanlara yatırım yaparak) başarılarını sürdürürken birçoğu da yok oldu.

Sizce bugün o bölge yatırımcılarının farkında oldukları başarı potansiyeli gerçekten yüksek kaç proje var ve üstlenilmiyor da bedava kredi verilse üstlenirlerdi? Ya da farkında olmadıkları ama bedava kredi verilince keşfedecekleri başarı potansiyeli gerçekten yüksek kaç proje var?

Özetle veri çerçevede veri amaca münhasıran para politikası araçlarıyla ulaşılabilecek anlamlı mekanizmalar yok.

Kalkınmacı çerçeve

 

Şimdi para politikası araçlarını daha kapsamlı bir kalkınmacı çerçeve içinde ele alalım. Nitekim aktif düşünce kuruluşlarından SETA’nın son raporlarından biri ‘Türkiye’nin Kalkınmacı Merkez Bankası İhtiyacı’ başlığını taşıyor (Yazar: Sadık Ünay, SETA Perspektif, Sayı: 89, Şubat 2015). Akabinde (21 Şubat) İstanbul’da aynı konulu bir panel düzenlendi. Buna göre Merkez Bankası ‘hükümetin büyüme, istihdam ve yatırımları artırma önceliklerine destek verecek’ şekilde konumlanmalı.

Bizim modelimizde kalkınmacılık açısından bir sorun yok, çünkü zaten maden başbakanın doğrudan yönetiminde, amaç da üretkenliği artırmak. Ama tekrar hatırlayalım bizim açımızdan ölçeğin büyümesi kalkınma değil, yani kişi başı üretim ve tüketim aynı kalırken büyümek kalkınma olmuyor. Dolayısıyla ‘büyüme, istihdam ve yatırımları artırma öncelikleri’nin bizim dışladığımız kısa vadeli talep yönetimi politikaları kapsamında kalma ihtimali olduğunu belirtelim.

Başbakanın yapacağı her şey sonuçta üretkenlik artışı yaratacak yatırımlara teşvik vermek biçiminde olacak. Burada da kötü davranışı özendirme problemi çok güçlü olarak var. Ve tabii üretkenlik artışı yaratacak yatırımları bürokratik mekanizmanın ne suretle daha iyi bilebileceği sorunu da aynen devam ediyor.

‘Almadan vermek ancak Allah’a mahsustur’ ya da ‘Enerji yoktan var edilemez’

 

Ama asıl konumuz şu ki teşvik bir transferdir ya da anlamlı olması için öyle olmalıdır. Başbakan vergileri artırıp amaca uygun olduğu ‘tespit edilen’ yatırımlara çeşitli biçimlerde teşvik hatta hibe verebilir. Programın başarısı desteklenen yatırımların amaca ne kadar uygun olduğuna bağlıdır.

Tabii ki daha kolayı aynı yatırımlara Merkez Bankası kaynaklı kredi kullandırmak olurdu. Gerçekten taş atıp da kolumuz mu yoruluyor? Çıkarıp madeni verelim, projeler hayata geçsin, yatırımlar ve şanslıysak üretkenlik artsın, kalkınalım! Bu gerçekten mümkün olsaydı merkez bankası olan her ülkenin şimdiye kadar ‘başarması’ gerekirdi. Niye mümkün olamaz? Çünkü ‘Almadan vermek ancak Allah’a mahsustur’ ya da ‘Enerji yoktan var edilemez’; hangisini çabuk kavrarsanız.

Bizim problemimizde bu şu soruya karşı geliyor: Verilen kredi ne suretle bir transfere dönüşecek? Bütün mesele de ilm-i iktisadı anlamış olmanın kıstası da bu.

Güney Kore modeli

Örneğin çok sözü edilen Güney Kore’de hızlı bir sanayileşme ve kalkınmanın gerçekleştiği 1970-1990 döneminde amaca uygunluk kesin ihracat taahhüdüyle tespit ediliyordu. Ücretler baskı altındaydı (kadın ücretleri de erkeklerinkinin yarısı idi dönemin bir bölümünde) ve bu suretle iç talep, baskı altındaydı. Böyle olunca kredi transfere dönüşür: ucuz emeğin yapamadığı tüketim kredi alanlara geçmiş olur.

Öte yandan desteklenen firmalara birçok yönden kaynak aktarılıyor, en önemlisi döviz tahsis ediliyordu. Döviz tahsisi de krediyi transfere dönüştürür: kredi alanlar yurt dışından bunu karşılığı olan mal ve hizmetleri alır. Anlık olarak transfer yurt dışından gelir ama uzun dönemde iç ve dış borçlar ödendikçe gelecekte ki gelirlerden mahsup edilmiş olur. Örneğin Türkiye’de 1960-1980 planlama döneminde de kredi politikasında esas olan döviz tahsisiydi ve bu mekanizma aksayınca sorun çıktı.

Güney Kore ‘mucizesi’ esas itibariyle Japonya’dan ve kısmen Amerika’dan teknoloji transferine ve doğrudan yatırıma dayanır. Korelilerin payına düşen de bu transferi mümkün kılacak (en genel anlamda) altyapıyı sağlamak olmuştur. Örneğin yeni teknolojilere hâkim bir işgücünün yetiştirilmesi çok önemlidir.

Özetle Güney Kore modeli öyle basit bir planlama ve teşvik meselesi değil, çok yönlü bir sosyal proje ve kendine has koşullarda ortaya konuldu. Bu başarı hikâyesinde merkez bankasına güçlü bir rolün atfedildiğini ben kendi okumalarımda görmedim.

Çoğu banka başkanı Aselsan’ın yerini bilmez

Gene bizden bir örnek verelim. Bilindiği gibi Türkiye askeri elektronik ve havacılık sanayinde önemli gelişmeler kaydetti. Bu Aselsan, TUSAŞ, savunma bakanlığı, ODTÜ başta olmak üzere üniversitelerin dörtgeninde koordine edilen uzun bir süreç sonunda kamunun kesin alıcı olduğu bir piyasada, teknoloji transferini uluslararası alımlarda şart koşması ve daha birçok özel koşulun bir araya gelmesiyle mümkün oldu.

Bu hikâyenin hiçbir yerinde Merkez Bankası yok ve eminim son 20 yılın banka başkanları diyelim Aselsan’ın yerini de bilmez. Ya da beyaz eşya ve televizyon üretiminde Avrupa gücü haline gelen yerli firmaların bu başarılarının AR-GE ayağında kamu kaynaklı teşvik ve hibe programlarının etkili olduğu biliniyor ama münhasıran Merkez Bankası kaynaklı politikalara bir rol atfedilebileceğini hiç sanmıyorum.

Neo-liberaller olmasaydı…

Modern zamanlarda idealizm özetle ‘Yeterince inanırsan, her şey olur’ biçimini almıştır. Örneğin Amerikan Keynes’cileri (ki SETA raporu bunların bazılarına atıfta bulunuyor) Keynes’in kapitalizmi yönetmek için gereken her şeyi bulduğunu ve eğer neo-liberaller olmasaydı Keynesyen politikalarla tam istihdam düzeyinde, gelirin daha eşit dağıtıldığı daha müreffeh bir Amerika’nın mümkün olacağına inanıyorlar. Bu inanç onları iktisat politikasına hayali bir mutlak güç atfetme noktasında gerçeği çarpıtmaya götürüyor.

Şöyle ki onlara göre neo-liberaller engellemese merkez bankası değil nominal, reel faizi bile belirler, daha düşük reel faiz yatırımları ve harcamaları artırıp tam istihdama yol açtığı gibi daha eşit bir gelir dağılımına da esas oluşturur. Merkez bankasının reel faizi belirleyebileceği, bu ekolün gösterdiği değil, varsaydığı daha doğrusu hayalleri açısından olması gerektiğine inandığı bir iddia. Böylece gerçeği belirleyen bizim onu nasıl algıladığımız. Yeterince yazıp çizerek ya da başka yollarla bir gün iktisat politikasını neo-liberal tasalluttan kurtarabilirsek, dünyayı onu algıladığımız biçime getirebiliriz.

Benzer şekilde burada da Merkez Bankası bağımsızlığı ve enflasyon hedeflemesi gibi neo-liberal dayatmalar olmasa kalkınmacı bir lider ve hükümetle çok daha iyi şeyler yapabiliriz. Ama bunu için Merkez Bankası’nın istese çok etkili olabileceğine inanmamız lazım.

Sorun can yakıcı ve giderek de derinleşiyor

İktisadın ve toplumsal yaşamın düzenlilikleri yoktur, şu anda gördüğümüz, neo-liberal tahayyülün yansımalarıdır. Biz istersek ve azimli olursak bundan kurtulup gerçeği kendi tahayyülümüzün yansıması haline getirebiliriz. Bu örnekleri her alanda çoğaltabiliriz.

Burada anlatılmak istenen içinde olduğumuz durumun olması gereken durum olduğu ve değişemeyeceği değil, birileri istedi diye var olan ya da birilerinin münhasır bir tasarımı olmadığı. Tersinden okursak neo-liberal anlayış, bizi bugüne getiren değil, bugünün, hiç kuşkunuz olmasın bugünün güç odaklarının da etkisiyle, nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin bir anlayış. Bugünün daha iyi yönetilebileceğini düşünebiliriz ve prensip olarak da bu mümkün, ama bunu nasıl yapacağımıza bizim neye inandığımız noktasından başlarsak ilerleyemeyiz.

İdealizm önünde herkes eşit: herkes kendi idealizmini yaratabilir. Ama herkes mevcut durumu başkalarının tahayyülü, olması gerekenin de kendi tahayyülü olduğunda ısrarcı olursa o zaman da toplum olmaz. İçinde yaşadığımız coğrafyada bu durum çok can yakıcı bir sorun ve giderek de derinleşiyor.

Evrensel bir merkez bankacılığı ve para politikası yok

Para sosyal bir kurumdur ve yönetilmesi gerekir. Modern anlamda paranın ve merkez bankalarının ortaya çıkışı çakışır ve paranın yönetimi merkez bankalarında olmuştur.

Yukarıda merkez bankasının neleri yapamayacağına dair bazı tespitler yer aldı. Bunlar uzun dönemlerin gözlemlerinin ve tecrübesinin iktisat prensiplerin süzgecinden geçmesiyle oluşur, bizim ne olmasını istediğimizle değil. Para ve merkez bankacılığı tarihinin gösterdiği kesin bir şey var ki o da evrensel bir merkez bankacılığı ve para politikası olmadığı.

Geçmişte doğrudan Hazine bakanlarına bağlı olan merkez bankaları giderek bugünkü anlamda bağımsızlık konumuna gelmiştir. Genel olarak idarenin bazı yetkilerini bağımsız idari kurumlara (Rekabet kurumu, BBDK, EPDK, olamayan Kamu İhale Kurulu vb.) terk eden yönetişim anlayışı son 20-30 yılın icadı. İktisat politikasında böyle bir yönetişim anlayışına nasıl ve niye gelindiğini iyi anlayıp içselleştirmek gerekiyor.

Burada anlatmaya çalıştık ki para politikasını idareden operasyonel olarak bağımsız bir merkez bankasına terk etmek, zaman içinde başka araçlarla ve transfer olarak yapılması gereken şeylerin kısa dönemde merkez bankaları aracılığıyla yapılıyor gibi gösterilmesinin sürdürülemez olduğu anlayışına karşı gelir.

‘Yasası ne olursa olsun’ anlayışının sonu yok

Merkez bankalarının görev tanımları ve yasaları tartışılabilir, yeniden tanımlanabilir ama şu olmaz: “Banka yasası ne olursa olsun, hükümetin büyüme, istihdam ve yatırımları artırma önceliklerine destek verecek koordinasyon görevlerini yapmakta Merkez Bankası’nın çok daha proaktif ve sorumluluk alan bir tarzda davranabileceği ortada.”  (SETA Perspektif, Sayı: 89, s. 6).

Çünkü ‘Yasası ne olursa olsun’ anlayışının sonu yok.