Altın Portakal yarışı: Farklı evrenlere iki giriş bileti

SELİN GÜREL

@selingurel_

Film eleştirmeni Selin Gürel Antalya Film Festivali’nde Altın Portakal için yarışan 10 yapımı Diken için yazıyor. Bugünkü yazıda ‘Gidiş O Gidiş’ ve ‘Ayna Ayna’ var.

Gidiş O Gidiş: Festivalin ilk interaktif film izleme deneyimi

Yönetmenler: Burak Çevik, Sofia Bohdanowicz, Blake Williams

Burak Çevik, sinemadaki geleneksel anlatıya karşı duruş sergileyen bir yönetmen olarak yakından takip
edilmesi gereken bir isim. Çevik’in sinemasında türleri içinde eritip kendi türünü icat eden, alışkanlıkları
bozan, hınzır ve orijinal bir taraf var. Henüz üç filmini izlemiş olsak da sinemamızda pek rastlanmayan
‘kendini tekrar etmeme’ bilinci sebebiyle, bir filmine mesafeli dursanız da bir sonrakine tutkun olabilirsiniz.
Beklentilerinizi her seferinde yeni baştan kuran, sıra dışı bir seyir deneyimiyle baş başasınız. Bu yıl ilk kez
Antalya’da yarışan Çevik’in, festival seyircisine ilk kez üç boyutlu gözlük taktırmasına bu sebeple
şaşırmıyoruz. Gidiş O Gidiş, üç yönetmenli bir film olarak da Çevik’in sinemasında farklı bir yerde duruyor.
Öncesinde ‘Çok kişisel bir proje’ olarak tanımladığı filmini izleyince, yönetmenlerin sıkça kullandığı bu
tabirin gerçekten yerini bulduğunu anlıyoruz. Gidiş O Gidiş gerçekten de ‘kişisel’ bir film.

Yakın zamanda kaybettiği bir dostunun Paris’teki evine giden Audrey’nin, yaşadığı zor süreçte iki yönetmen dostuyla (İstanbul’dan Burak Çevik ve Toronto’dan Blake Williams) haberleşmeye başlamasını izlediğimiz filmde, farklı çekim teknikleri, farklı araçlar, farklı şehirler, farklı mekanlar ve farklı duygular iç içe geçmiş durumda. Filmde Audrey’nin aldığı görüntülü mektuplardan birinin içinden eski tip bir üç boyutlu gözlük çıkıyor. Bu gözlük, festivalde film öncesi bizlere dağıtılan gözlüğün aynısı. Filmin belli bölümlerini Audrey’le aynı anda aynı gözlüğü takarak izliyoruz. Bu, festivalin tarihinde yaşanan ilk interaktif film izleme deneyimi.

Gidiş O Gidiş, duygularını metinlerden çok görüntülerle tarif eden ve mekânların ruhunu çağıran deneysel
bir film olarak, geleneksel sinemayı kutsayan Altın Portakal yarışmasında uçlarda geziniyor. Film yapma
pratiğinin sınırlarını sorgulayan, konfor alanının dışına çıkmayı seven seyircilerin ilgisini çekecektir ama bu
bir yarışma seçkisi olduğu için arada kaybolup gitmesi muhtemel. Oysa Sundance Film Festivali’nin NEXT
bölümüne çok yakışırdı. Yarışma seçkisinde bir çeşitlilik sevdası varsa bile, bu, festivallerin görünmez de
olsa bir çerçevesi olduğu ve bu çerçevenin çoğunlukla çizgi dışı filmlerin aleyhine çalıştığı gerçeğini
değiştirmiyor. Diğer yandan Antalya’da film bitmeden salonu terk eden seyircilerin, Çevik’in sinemadaki
arayışını daha da tetikleyeceğine şüphe yok.

Ayna Ayna: Hayalciliğe hayallerle direnmek

Yönetmen: Belmin Söylemez
Belmin Söylemez’in ilk kurmaca filmi Şimdiki Zaman’da (2012) kendini seyirciye açıklamaya çalışmayan,
kendiliğinden bir içe dönüş vardı. Tılsımlı atmosferiyle, güzelim çerçeveleriyle, hayata asılı kalmış
karakterleriyle onun gibi filmlerin neden daha sık çekilmediğini sorgulatıyor, zamansız olduğunu daha ilk
günden belli ediyordu. Yıllar sonra bugün Söylemez’in ikinci filmi Ayna Ayna’yı izlerken yine aynı hisler
içindeyiz. Karakterlerinin öz sorgu sürecine mutlaka dahil ettikleri geçip giden ‘şimdiki zaman’ ile yaralar
açan ‘geçmiş zaman’ hesaba katıldığında, yönetmenin zamansız filmler çektiği fikri eğlenceli bir gönderme gibi kalıyor ama gerçek bu. Yıllar sonra da izlendiğinde Söylemez’in kurduğu evreni bıraktığımız gibi bulacağımız kesin.

Ayna Ayna’da üç farklı kadının hikayesi, farklı geçmişleri ve farklı mecburiyetlerine rağmen aynı şehirde
kadın olmaya dair, yine kendini gümbür gümbür ele vermeyen, zarif bir üçgen oluşturuyor. Kadın
karakterlerini erkeklerin hayatlarındaki yerlerine göre tanımlamayan Söylemez, onları başta kendi
dünyalarında bireyleştiren, daha sonra ortak bir mücadelede birleştiren bir yol izliyor. Şehirde yersiz yurtsuz hâlde direnen bu üç kadın, tünelin ucunda en ufak bir ışık olmadığında dahi hayallerinden aldıkları güçle kendilerini var ediyor. Üstelik hayallere sığınarak değil, gerçek dünyanın her zamankinden daha çok
farkında, ama ona her zamankinden daha çok başkaldırarak.

Tüm bu tercihler, çok sık rastlamadığımız bir şekilde günümüz İstanbuluna gerçekten benzeyen bir İstanbul’da, ataerkil toplum yapısı ve iktidar sarhoşu düzen sağlayıcılar tarafından sindirilmeye çalışılan bu üç kadının hikayesini hesapsız ve bir o kadar gerçek kılıyor. Filmin ana karakterlerini canlandıran Manolya Maya, Laçin Ceylan ve Şenay Aydın’ın filmin önüne geçmeyen, ölçülü performansları önemli artılardan biri. Karakterleri ağdalı mesajlarla, yüzeysel yan karakterlerle, seyircinin hoşuna gidecek seçimlerle muhatap etmeyen bir senaryo da oyuncuların mükafatı olsa gerek. Filmin kendiliğindenliğine büyük katkı sağlayan ve ilk kez kamera önüne geçen Manolya Maya’nın yarışma filmlerinden Kurak Günler’in kamera arkası ekibinde olduğunu not düşelim.