
H. Ayhan Tinin / Sanat da var / Sinema/Belgesel
insanatinart@gmail.com
”Personelimize saygısız davranan konukları, tesisimizde misafir edemiyoruz.”
Tatil köyünün tam da girişinde böyle yazdığını düşünün…
Çünkü o tatil tesislerinde, ülke coğrafyasının farklı köşelerinden toplanıp gelen çocuklar için; saygısızlık yapan bir müşteriye yanıt vermek, bu müşterinin bağırıp çağırması da olabilir; işten uzaklaştırılma nedeni…
Merak etmeyin henüz bu ‘distopya’yı hayata taşıyan bir tesis yok.
Hizmet sektörü denen çalışma alanları koşullu çalışan mutluluğu ve koşulsuz müşteri mutluluğu bağlamında hizmet vermeye devam ediyor. Dünyanın dört bir yanında, hala…
İşin can yakan tarafı, kimse bundan rahatsız değil!
Hatta sorgulamıyor bile…
Bütün bunları düşünmemize neden olan; Volkan Üce’nin ödüllere doymayan belgeseli ‘All-In’ ya da Türkçe alıştığımız deyimle ‘Her şey dahil’…
Son olarak 41’inci İstanbul Film Festivali’nde ödül alan belgesel; daha önce Antalya, Boston, Paris, Nürnberg’den ödüllerle döndü.
Belgesel yıllardır gözümüzün önünde olan; görkemli tatil tesislerindeki mevsimlik işçilerin yaşamından anlamlı, etkileyici bir kesit sunuyor izleyenlere…
Bozkırın belki henüz metropol görmemiş genç çocukları; hayalleri, umutları, geçmiş cılız yaşam deneyimleri, gelecek kaygılarıyla bir mevsim başında bu tesislerin kapısını çalıyor…
Kimi henüz çalışmaya geldiğinde hayali Amerika’ya gidip film çekmek…
Kimi para kazanıp memleketine dönmeyi düşünürken, sezon sonunda bir Avrupa ülkesine gitmeyi umut eder hale geliyor…
İki gerçek karakter Hakan ve İsmail’in gözünden ve onların kendi aralarında ya da arkadaşlarıyla yaptıkları günlük diyaloglar üzerinden ilerleyen belgeselde bir anlatıcı yok.
Yorum yapan bir metin yok.
Dikkat çekilen dramatik durumlar yok.
Hayat en doğal haliyle akarken, yönetmenin kamerası bizi görünmez kılarak; Hakan, İsmail ve diğerleri arasında gezdiriyor ve hüzünlü bir şahitlik yaşamamıza neden oluyor.
Tesislerin görkemli girişleri, saraylara benzeyen binalarıyla o duvarlara can veren personelin ranza sistemiyle donanmış lojmanları arasında büyük farklılıklar var.
Alman filozoflarını okuyan, Rus turistlere ”Dostoyevski’yi biliyor musun” diye sorduğunda aldığı ‘‘Hayır” yanıtıyla hayrete düşen hizmet elçileri; akşamları lojmanlarının ranzalarında Neyzen Tevfik’ten ya da Karacaoğlan’dan konuşuyor…
Öyle entelektüel ukalalıklarla değil, içten bir hayranlıkla…
”Niye gelsin adam… Sen de surat asarsan… Zaten geldiği yerde surat asanları var…”
Bozkırın çocukları otobüslerle geliyor otele, otobüslerle dönüyor lojmana…
Girerken ve çıkarken çantaları aranıyor, alkol muayenesi yapılıyor, kendileri gibi ülkenin bir yerinden gelmiş adamlar tarafından.
Açık büfe saldırıları gerçekleşiyor.
Tabaklarda yarım bırakılmış tonlarca yiyecek mama olmak için atılıyor.
Işıltılı yemek salonlarının, florasanlı arka koridorlarında komiler yemek arabalarıyla koşturuyor.
Otelin kendini sosyal sorumlulukla görevlendirmiş İk yöneticisi içtenlikle soruyor… ”Çalışmak için neden buraya geldin? Memleketinde iş yok muydu?”
Ülkenin Batı Ege ya da Güney kıyılarından birinde, her şey dahil, adı ne fark eder bir tatil beldesi…
Anlayamıyor on sekiz yaşındaki delikanlı, merak ediyor. ”Yabancılar hep mutlu… Burada bu kadar mutlularsa, kendi ülkelerinde kim bilir nasıl mutlu olduklarını görmek istiyorum.”
Sezon sonuna doğru herkesin ilk başlarda olan neşesi tükeniyor. Artık dönmek istiyorlar. Yaz boyu yorgunluk… ”Birey olamadım burada, sistem içinde bir parçaydım” diyor birisi…
Hüzün lojmanlarında sonbahar valizleri toplanıyor.
Eşe dosta, akrabalara hediyeler alınıyor, saçlar farklı bir biçimde kesiliyor…
Kaybedilmiş bir sokak kavgasının sorgulamalarıyla memleket otobüslerine biletler alınıyor.
Sosyal Bilimler alanında, Antwerp üniversitesinde doktorasını yapan Volkan Üce bu çalışmasıyla aldığı bütün ödülleri hak etmiş. MUBİ kanalında sevecek olanları bekliyor.
Uyku tutmadı gece… Yazı bekliyorum. O çocuklardan birkaçını daha yakından tanımak… Sohbet etmek… Saygısızlık etmemek için…