
DAĞHAN IRAK
daghan@daghanirak.com
@daghanirak
Günümüz Türkiyesinde ‘doxa‘yı, yani toplum için sorgulanmadan uygulanagelmiş ve içselleştirilmiş genel kabuller bütününün, siyasi izdüşümünü tek kelimeyle anlatmak gerekse, o kelime ‘Özalcılık’ olurdu.
Geçtiğimiz hafta, Turgut Özal’ın 29. ölüm yıl dönümüydü. Gelin sizinle bir oyun oynayalım; aşağıya kimi siyasilerin Özal’la ilgili yaptığı açıklamaları kopyalıyorum. Bakalım hangisinin kime ait olduğunu bilebilecek misiniz?
“Ülkemizin gelişmesinde, kalkınmasında, geleceğini şekillendiren atılımlarında öncü rol oynayan, çalışkanlığıyla, duruşuyla, şahsiyetiyle milletimizin gönlünde sarsılmaz bir yere sahip olan…”
“Devleti yönetirken bürokrasiyi ve devletin geleneklerini ciddiye alan, kendi görüşünü dayatmadan en doğrusunu arayan örnek bir siyaset ve devlet insanıydı.”
“Demokrasimiz ve sivil siyaset için çok kıymetli çabalar gösteren, Cumhuriyetimizin 8. Cumhurbaşkanı, değerli devlet insanımız...”
Açıklamaların birincisi Erdoğan’a, ikincisi Kılıçdaroğlu’na, üçüncüsü ise Akşener’e ait. Kullanılan dilden ve öne çıkarılan özellikleri bakımından aradaki farkları yakalamak mümkün ama sitayişin dozu tamamen aynı. Kutuplaştığı iddia edilen Türkiye siyasetinde, farklı kutuplardan siyasetçilerin, aynı insana aynı hürmeti göstermesi enteresan. Diyebilirsiniz ki, “ne var bunda, eski Cumhurbaşkanını rahmetle anmışlar.” Yani, Özal’a illâ lanet okusunlar demiyoruz (ben okudum da geldim) ama bu kadar aşkla rahmet okumaya da gerek var mıydı bilemedim. Zira, Özal’ı hatırlayanlar artık kırklı yaşlarına geldiler, Türkiye siyasetinin aktif bir parçası değil artık.
Burada daha önemli olan nokta, rahmet okumak kadar, okunan rahmetin siyasi argümanlarla birleştirilerek ifade edilmesi. Açıklamalara baktığımızda itinayla verildiğini gördüğümüz siyasi ton, meseleyi insani bir anmadan öteye taşıyor. Madem rahmet okurken siyaset yapacaksınız, yapalım o zaman.
Erdoğan’ın mesajında ‘kalkınmacılık‘, Kılıçdaroğlu’nunkinde ‘devlet geleneği ve hoşgörü’, Akşener’inkinde ise ‘demokrasi ve sivil siyaset‘ vurgusu ön plana çıkıyor. Bu üç mesajı topladığınızda, ANAP seçim bildirgesi gibi bir şey ortaya çıkıyor.
Farklı siyasi akımlardan üç siyasetçinin Özal’ı farklı yönlerden övmesi (ki üçünün de argümanı hatalı), Özal’ın ideolojik yönelimini bilenler için oldukça anlamlı. Zira, Özal’ın partisi Anavatan’ın temel doktrini ‘dört eğilim‘di, yani liberal sağ, Kemalist sol, muhafazakarlık ve milliyetçilik.
‘Dört eğilim‘i tarihselleştirmek gerekirse, ki gerekir, bu doktrinin ortaya çıktığı 12 Eylül koşullarını hatırlamak gerekir. 12 Eylül 1980 darbesi, önceki darbelerin aksine, Türkiye’deki demokratik düzenin işleyişine ve aktörlerine ince ayar çekme niyetinde bir müdahale değildi. 12 Eylül’ün hedefi, Türkiye’nin demokratik, siyasi ve toplumsal hayatını sil baştan dizayn edip, bir daha başka türlüsünün kurulamayacağı şekilde ülke demokrasisini sakatlamaktı. Bunun arka planında ise Türkiye’nin ithal ikâmeci ekonomik düzenden, serbest piyasa ekonomisine geçişini, herhangi bir toplumsal dirence maruz kalmadan sağlamak yatıyordu. Dolayısıyla 12 Eylül’ün nirengi noktası, Turgut Özal’ın yarattığı 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarını sopa zoruyla topluma kabul ettirmek ve serbest piyasadan geri dönüş ihtimalini toplumun siyaset yapma kapasitesini felç ederek imkansızlaştırmaktı.
Türkiye’deki en enteresan ve başarılı illüzyonlardan biri, Turgut Özal’ın cuntaya karşı sivil bir seçenek olarak siyaset sahnesinde kabul görmesidir. Oysa ‘darbe Özal’ı yarattı‘ demek bile yetmez; asıl Özal, darbeyi öncelemiş, yeni düzenin hem ekonomik/toplumsal ideoloğu, hem de kayyumu olmuştu. Cunta tarafından dizayn edilmiş 1983 seçimlerinde, cuntanın kukla adaylarına karşı ‘sivil siyaset‘ parolasıyla halk desteğini sağlamak, benim diyen sihirbaza şapka çıkarttırmakla kalmadı, içindeki tavşana da el koydu.
‘Dört eğilim‘ meselesine dönersek; bu doktrinin temel gayesi, yukarıdaki bağlamla da birlikte okursak, ülkedeki siyaset üretiminin çeşitliliğini baltalamak, ana akım siyasetin en makbul versiyonunu güçlü bir tek parti iktidarında toplayarak, siyasi alanda tekelleşmekti. Bu çaba doğrultusunda, cunta da elinden geleni yapmış, makbul sayılmayacak siyasi akımların temsilcilerini ya öldürmüş ya da tutsak etmiş, partilerini, derneklerini, sendikalarını kapatmış, kalanların da ya seçime girmesini engellemiş ya da önüne anti-demokratik bir baraj çıkarmıştı. Özal, 1983’te iktidarı tek başına ele geçirdikten sonra, Seçim Kanunu’nu kafasına göre değiştirip, daha az oyla, daha çok vekil çıkarmanın yolunu da bulmuştu. Cunta-siyasi iktidar-burjuvazi ittifakıyla, serbest piyasa ekonomisinin en neo-liberal biçimi uygulamaya konmuş, medya gibi çıkıntılık edebilecek sektörler de hükümet destekleriyle büyük holdinglerin karteline bırakılmıştı.
Özal’ın 1980’lerin ikinci yarısında yaptıklarına bakınca, müthiş bir hegemonya fırsatı yakaladığı düşünülebilir. Hatta, bu yolda Erdoğan’ın şu an sahip olduğundan daha büyük avantajlara sahip olduğu da söylenebilir. Ancak günümüzün aksine, o dönemde Özal’ın elini kolunu bağlayan bazı unsurlar hâlâ mevcuttu. Her ne kadar cuntayla baştan itibaren işbirliği içinde de olsa, iki tarafın tamamen aynı hedeflere sahip olduğunu söylemek zordu; Özal, Batı icazetli iktidarında göstermelik de olsa demokratikleşme iddiası içinde olmak zorundaydı mesela. Öte yandan, toplum da -darbe cenderesinden geçmiş bile olsa- 1970’lerin hareketli siyasi kültürünün etkisinden tamamen çıkmamıştı. Kaldı ki, her ne kadar geçmişin önemli siyasi liderleri Özal’ın önünü açacak şekilde yasaklanmış olsa da, onların ideolojilerini üç aşağı beş yukarı temsil eden devam partileri kısa sürede organize oldular. CHP’nin devamı sayılabilecek SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) ve Adalet Partisi’nin devamı DYP (Doğru Yol Partisi), 1983 seçimlerine bu şekilde giremeseler de kısa sürede örgütlenip, güçlendi ve ciddi muhalefet yapmaya başladılar. Bunun yanında Ecevitçi DSP, Türkeşçi MÇP ve Erbakancı RP de vardı.
Yani cuntanın Özal’a 1983’te çektiği alternatifsizlik kıyağı, bir sonraki seçime kadar bile idare etmemişti.
Bu partiler arasında SHP’ye özel bir parantez açmak gerekir. Eski CHP’nin daha sosyal demokrat kanadını oluşturan ve 1983 seçimlerine sokulmayan SODEP’in, o seçime girip pek de iyi iş yapamayan Halkçı Parti’yle birleşmesiyle kurulan SHP, Türkiye tarihinin belki de tek ana akım sosyal demokrat partisi oldu. Kıbrıs işgalinin mimarı milliyetçi-militarist Ecevit’in aksine, partinin başkanı ve İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü, babasından da farklı olarak, sosyal demokrat politikalar üretmeye çalıştı ve Özal’a karşı muhalefetin ana ekseninin emek-sermaye çelişkisi olmasını sağladı. Erdal İnönü’nün siyasi hataları (özellikle de DYP-SHP iktidarı sırasındakiler) belki bir gün başka bir yazının konusu olur, ancak bütün sol siyasetin tabutluklara tıkıldığı bir dönemde elle tutulur bir sosyal demokrat siyaset ortaya koyma çabası yine de değerlidir kanımca.
Başta SHP ve DYP olmak üzere siyasi alternatiflerin çabuk örgütlenmesi, belki de Özal-cunta ittifakının en büyük hesap hatası oldu. Özal’ın ‘dört eğilim‘le tekelleştirmeye çalıştığı siyasi alan, kısa sürede kendi ideolojik odaklarını yarattı ve ANAP’ı her eğilimi temsil etme iddiasındaki bir partiden hiçbir eğilimi temsil edemeyen bir partiye çevirmeye başladı. Özal’ın bir başka hesap hatası da güçlenmekte olan yeni partilerin önünü kesmek için 1987 yılında gittiği referandum oldu. Özal, devletin olanaklarını sonuna kadar kullanarak giriştiği propagandayla, eski liderlerin siyasete girişinin kapısını kesin olarak kapatmayı planlamıştı. Ancak referandumu az farkla kaybetti ve zaten yükselişte olan yeni partiler, eski liderlerine de kavuştular. Bu, özellikle DYP, DSP, MÇP ve RP’yi tırmanışa geçirdi. Özal, yerel seçimlerin tarihiyle oynayarak gelmekte olanı durdurmaya çalışmış, onu da başaramayınca çareyi Cumhurbaşkanlığı’na kaçmakta bulmuştu.
Türkiye siyasi tarihinin bu dönemi, farklı olayların beklenenin tam tersi etki yapması açısından oldukça enteresan. Kaybedilen halk oylamaları ve Özal’ın ANAP’ı bırakıp Çankaya’ya gitmesi, ‘dört eğilim‘ doktrininin de sonu gibi gözüküyordu. Oysa 2022’den bakınca, bunun ‘dört eğilim‘i doxalaştıran olaylar dizisinin ilk halkalarından biri olduğunu görüyoruz. Siyasi yasakların kalkması, her ne kadar 12 Eylül’de yapılan dizaynı değiştirse de, başka bir siyaset ve toplum tahayyülünün de önünü kesti. Eski liderlerin dönüşüyle, eski paradigmanın 12 Eylül sonrası yaşamına eklemlenmiş bir versiyonunu yaşamaya başladık. 1987 referandumuyla, Bülent Ecevit’in aktif siyasete dönüşü ve CHP isminin üzerindeki yasağın kalkması, SHP’nin alternatif olma özelliğini bitiren gelişmeler oldu. Partinin 1991 seçimlerinde, Kürt Hareketinin siyasi örgütü Halkın Emek Partisi (HEP) ile ittifak yapması ve sonrasında Kürt milletvekillerine yapılan anti-demokratik saldırılar, milliyetçi Ecevit’in DSP’sine ve Deniz Baykal’ın boşta görünce aldığı CHP’ye alan açtı. 12 Eylül sonrası militarist hava, PKK ile olan yoğun çatışmalar ve sivil ölümleri, sol seçeneğin yeniden sosyal demokrasiden Kemalizme yönelmesine neden oldu. DSP ve CHP, SHP’yi olduğu kadar sosyal demokrasiyi de yuttu. Diğer taraftan ANAP’ın zayıfladığı ortamda onun köpürttüğü sağcılık; DYP, MÇP/MHP ve RP ile özüne döndü. Aslında bakılırsa 12 Eylül, hedefine çok beklenmedik yoldan ulaşmış sayılırdı. Sol, tamamen taca çıkmış ve Silâhlı Kuvvetler’in dümen suyuna girmiş bir Kemalizm türüne dönüşmüştü. Milliyetçi sağcılık ise sistem içine çekilmişti. Kürtler ise derdest edilerek, devre dışı bırakılmıştı. Kontrol dışı kalan tek unsur Milli Görüş’tü ki, onlar da 28 Şubat ve sonrasında AKP’nin kuruluşuyla sisteme dâhil oldular. 12 Eylül ve Özal’ın ANAP’ın içinde hayal ettiği ‘dört eğilim‘, farklı tabelalar altında da olsa siyasal sistem içinde birleştirilmişti.
2002 seçimlerinde AKP ve Erdoğan’ın iktidara gelmesi ve zamanla rejimi ele geçirmesi, bu hikâyeden ciddi bir sapma olarak görülebilir. Ancak, AKP her ne kadar askeri ve sivil bürokrasiyi elimine edip, parti-devlet rejimine dönüşmüş de olsa, 2015 Haziran seçimleriyle beraber içine girdiği süreç, yine 24 Ocak/12 Eylül’ün başlangıçtaki planına uyuyor. AKP, 2015’ten beri hayatta kalabilmek için 12 Eylül’ün Türk-İslâm Sentezine ve onun despotluğuna ihtiyaç duyar durumda. Aynı şekilde Özal’ın yarattığı kural-hukuk tanımaz ahbap-çavuş kapitalizmine de. Günümüz AKP’sinin, ANAP’tan en temel farkı, hesap vermek zorunda kaldığı kimsenin olmaması ve sistemi rahatça sömürebilmesi. ANAP’ın sahip olmadığı bir lüksü ise muhalefetin büyük kısmını çok rahat bir şekilde hizaya dizebilmesi. Dün, ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu, ‘hayır’ oyu verdiği tezkerenin sonucu olarak Kuzey Irak’a giden askerlerin operasyonunu kutladı mesela. Bir önceki yazıda bahsettiğim gibi muhalefet, ‘sığınmacıların Türkiye’de ne işi var?‘ diye sorarken kurt, “bizim ordunun Irak’ta, Suriye’de ne işi var?” diye sorarken kuzu. Oysa muhalefetin, “Mutfakta yangın var” sloganına iktidarın cevabı her daim, “bir bomba kaça mal oluyor biliyor musunuz?”
Sözün özüne gelirsek, Türkiye’de bugün, 12 Eylül sonrasında olduğundan çok daha kuvvetli bir ‘egemen blok‘ var. Hemen hemen tüm siyasi partilerin Özal’a gösterdiği hürmet, aslında bu ‘egemen blok‘un düşünsel tezahüründen başka bir şey değil. Özal’ın hedefi, söylediğim gibi ‘dört eğilim‘le demokrasiyi tekeline almak ve onu tamamen manipüle edilebilir seçim sonuçlarına dönüştürmekti. Bunu başaramamış gibi gözükse de, bugün yaşadığımız siyasi iklim, ‘dört eğilim‘in tek parti çatısında değil ama bir ‘egemen blok‘ olarak ortaya çıktığını ve makbul siyaset öğeleri dışında her şeyin demokrasi dışı bırakıldığını gösteriyor. Buna her türlü sol siyaset ve neoliberal serbest piyasa düzeninin sorgulanması da dâhil. Yarı-şeffaf 1983 seçimleri dahi, şu ankinden daha fazla siyasetin yapıldığı bir ortama sahne olmuştu. Bugün ise siyaset yerine parmak hesabı yapılıyor. Artık siyasi partiler, ne gibi bir siyasi projeyle geldiklerini açıklama gereği bile duymuyorlar, hatta temel stratejileri herkese nazar boncuğu dağıtmak olduğu için bunu yapmaktan özellikle kaçıyorlar.
İşin en kötü tarafı ise son yirmi yılda AKP’nin despotluğu ve muhalefetin siyasetsizliğiyle karşılaşan toplumun, siyasete katılımının her zamankinden düşük olması. 1980 sonrası dönemde, cunta gölgesinde bile halk kendi çıkarına siyasi argüman beklentisi içindeydi. Bugün ise mesela Cumhurbaşkanı adaylarının en büyük vaadi ‘öbürü olmamak‘ olacak.
Bu siyasetsizlik, neyin neye restore edileceğinin belirsiz olduğu bir restorasyon sürecini işaret ediyor ve kamunun çıkarına taleplerle yeni aktörlerin sahaya çıkmasını her geçen gün zorlaştırıyor. ‘Dört eğilim‘in temel hedefi de buydu aslında; politika yapılıyormuş gibi davranılan ve sınırları önceden çizilmiş bir kum havuzu siyaseti. Bugün o kum havuzunda siyaset illüzyonu üretenlerin Özal’a hürmeti şaşırtıcı değil. Özal, 24 Ocak/12 Eylül süreci ve ‘dört eğilim‘ doktrini olmasaydı, bugün hiçbiri var olmayacaktı.