80 darbesiyle ilgili ilk dijital müze ve insan hakları arşivi bugün erişime açılıyor

ŞULE TÜRKER

suleturker34@gmail.com

@suleturker34

12 Eylül darbesiyle ilgili tarihsel adalet için Bellek Müzesi ve insan hakları arşivi, bugün erişime açılıyor. Aralarında akademisyenler, hukukçular, sanatçılar, insan hakları aktivistlerinin de bulunduğu ekibin, karşılaştıkları ‘duvarlara’ rağmen ve adeta iğneyle kuyu kazar gibi titizlikle ve gayretle çalışarak oluşturdukları Türkiye’nin ilk dijital ‘Bellek Müzesi’ne bugünden itibaren BellekMuzesi.org adresinden ulaşılabilecek. Türkiye Araştırmaları Enstitüsü (RİT) tarihsel adalet için Bellek Müzesi’nin açılış etkinliği de bugün Moda Sahnesi’nde düzenlenecek.

Darbenin ardından gelen toplumsal ve hukuki süreçlere, tanıkların sözlü kayıtlarına, dava dosyalarına, insan hakları ihlallerine ait kapsamlı bilgilerin yanısıra, ‘Türkiye’nin İşkence Haritası’ ile fotoğraflar, mektuplarla çeşitli objelerden oluşan ‘Bellek Nesneleri Koleksiyonu’na da erişilebilecek Bellek Müzesi hakkında -açılış öncesi- eş direktörler Aylin Tekiner ve Eylem Delikanlı ile görüştük.

Aylin Tekiner (sol)- Eylem Delikanlı

Tarihsel adalet için Bellek Müzesi fikri nasıl ortaya çıktı ve nasıl bir çalışma yapıldı?

Eylem Delikanlı: 12 Eylül 1980 darbesine dair bir dijital müze fikri, benim Columbia Üniversitesi’nde sözlü tarih çalışmaları yaptığım döneme denk geliyor. Tarihsel adalet kavramı, benim sözlü tarihçi olarak da üzerinde çalıştığım ve çalışmalarımı bu minvalde şekillendirdiğim bir çerçeve. Aynı üniversitede İnsan Hakları Enstitüsü içerisindeki araştırma programları, ‘dijital bir müze üzerine düşünülebilir mi’ fikriyle hareket ettiğim bir dönemdi. Bunu daha sonra -benim de kurucuları arasında yer aldığım- Türkiye Araştırmaları Enstitüsü’nde kollektif hafıza grubuna getirdim. Aylin’le beraber 2020’nin yazından beri de bunu gövdelendiriyoruz. Bir ekip oluşturma ve çalışmalarsa geçen yıl başladı. 2021’den bu yana yedi-sekiz kişilik bir ekiple tam zamanlı çalışıyoruz.

Nasıl bir yol izlendi, kimlerle görüşüldü?

Temel hedefimiz, bir arşivden ya da dokümantasyon merkezinden ziyade daha geniş kapsamlı bir müze konsepti oluşturmaktı. Bunun başlangıç noktasını, 1980 darbesine dair herhangi bir bellek mekanının Türkiye’de yer almayışı oluşturuyor. Madem bunu fiziki olarak gerçekleştiremiyoruz, o zaman dijital ortamda bir müze olarak tasarlayalım fikriyle yola çıktık. Bir müzede olması gereken ana gövdeler neyse, biz de dijital ortamda bunları oluşturma yoluyla bu çalışmayı başlattık. İlk sene itibariyle, üç daimi koleksiyonumuz var: Sözlü Tarih Koleksiyonu, Bellek Nesneleri Koleksiyonu ve Dava Dosyaları Koleksiyonu.

Sözlü Tarih Koleksiyonu’ndan başlayalım…

Daha önce yürüttüğümüz sözlü tarih çalışmalarını bu arşive taşıdık; bunlar 60 civarında ses kaydından oluşuyor. Bu sene itibariyle de 40 kadar video kaydı tamamladık. Bunlar halihazırda dijital ortamda açık erişimde, yani müzeyi gezenler bu koleksiyonla buluşabilecek.

Bu bölümde kimler var?

Dönemin hedef alınanları, muhatapları, ana çatımızda onlar var. Tabii ki aileleri de dahil ediyoruz. Çok karma, herhangi bir siyasi kitle üzerine odaklanmayan, geniş yelpazede bir sözlü tarih araştırması olduğunu söyleyebilirim. 

Dava Dosyaları Koleksiyonu hakkında ne söylersiniz?

Aylin Tekiner: Arkasında çok büyük bir hukukçu desteğiyle oluşan bir çalışma. Aynı zamanda projenin içerisinde tam zamanlı çalışan hukukçularımız da var. 12 Eylül’ün temel karakteristiğinin işkence olması sebebiyle ekip ilk yıl işkence dosyalarına odaklandı, 25 dava dosyası çalışıldı. Ayrıca o dönemin tanığı olan hukukçular, sözlü tarih için bir başka önemli katkı da sundular. Sadece aileler ve dönemin hedef alınanları-muhatapları değil, o dönemin avukatları da bize 12 Eylül’ün hukukunu anlatırken, o süreçteki mücadeleyi de aktardılar. 

En baştan kurmaya çalıştığımız şey, 12 Eylül’ün geniş bir yelpazede farklı alanlardan oluşan resmini doğru belirlemekti. 12 Eylül’ün tam olarak neyi hedeflediğini, kime karşı yapıldığını bilerek ve geniş çerçevede, özellikle sosyalist sol yelpazenin tamamını kapsamaya çalışarak bir konsept oluşturmaya çalıştık. Olabildiğince bu resmi doğru çizmeye çalıştığımız, farklı alanları biraraya getirdiğimiz ve bunları açık alana, açık platforma dönüştürmeye çalıştığımız bir çalışma oldu.

Tarihsel adalet için Bellek Müzesi’nin tanımlaması nedir?

E.D: 12 Eylül anlatısını bütünlüklü kılmak için birçok şeyi bir araya getirmemiz gerekiyor. Konu çok katmanlı olduğu için ‘bizim çerçevemiz nedir’ diye başladık. Biz bu çalışmayı insan hakları mücadelesinin bir parçası odaklı olarak kurguladık. Dolayısıyla bu sorunuza, “12 Eylül darbesiyle ilgili Türkiye’nin ilk dijital arşivi ve insan hakları arşivi” yanıtını veriyoruz. Perspektifimiz, bu resmi insan hakları odaklı okumaktı. O da nedir; 80 darbesi ve sonrasındaki insanlığa karşı suçların kaydını tutmak, bunu demokrasi mücadelesinin bir bileşeni olarak inşa etmeye çalışmak.

Müzenin alamet-i farikası

Hak temelli bu çalışmada işkence olgusu, bu mekanizmanın nasıl işlediği, Türkiye’de ne kadar yaygın olduğu, hangi süreçlerde kimlere ne şekilde uygulandığı ağırlıklı olarak kafamızı kurcaladı. Hem hukuk ekibiyle hem ekibin geri kalanıyla gerçekten titiz ve hummalı bir çalışmaya giriştik. ‘Bir işkence haritalandırması çalışması yapabilir miyiz’den yola çıktık. Aslında müzenin alamet-i farikalarından birisi bu. Türkiye’de 80 ve sonrası işlenmiş işkence suçlarının -mekanlar bazında- bir veri tabanıyla çalışması. Şu anda 5 bine yakın ismin, ihlale uğrayan kişilerin teyit ettiği bir veri tabanı bu. Aslında rakam çok daha yüksek, 10-13 bin civarında ama biz bunun 5 bine yakınını birincil kaynaklardan teyit ettik.

Bunu nasıl bir yöntemle yaptınız?

Elimizdeki resmi kaynaklar başta olmak üzere, birincil kaynak dediğimiz, bu doğrudur diyebileceğimiz kaynaklar, dava dosyaları, iddianameler, mahkemelerin birebir tuttuğu kayıtlar, sözlü tarih kayıtları, tanıklıklar, anlatıcıların kendilerinin -birebir bu ihlali yaşayanların- aktardıkları ve güvenilir kurumların (içlerinde Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları Derneği de var) yıllar boyunca tuttukları raporlar incelendi. Tüm bunları derleyerek, bu listeleri oluşturarak bir döküm yapmaya çalıştık. Bu dökümün içerisinde bir mekana gittiğimizde, örneğin Metris Cezaevi’nde kaç kişi listelenmiş, kaynaklarda yer almış, kaçı hangi tür işkence yöntemine maruz kalmış, varsa failleri, o ihlalden sorumlu tutulanlar, bunların isimleri varsa, açık olarak buraya bağlanıyorlarsa, bu veri tabanında yer alıyor. Bu haritalandırma, farklı kanallardan ulaşılan bilgileri toplu şekilde görme imkanı sunuyor. Amacı  ne? Birincisi, o dönemde Türkiye’de işkencenin ne kadar yaygın olduğunu göstermek. Yani sadece bildiğimiz cezaevlerinde, İstanbul’da, Ankara’da, Diyarbakır’da değil, yaygın şekilde Türkiye’nin dört bir tarafında sistematik, politika takip edilerek uygulanmış olması. İkincisi de bütün bu bilgiye erişimin kolaylaştırılması.

Hukuk ekibinin önemli bir çalışması da işkence türlerinin kategorize edilmesi. Şimdilik 50’ye yakın işkence tespit edilmiş. Bu liste sürekli büyüyor.

A.T: İşkence haritası, Türkiye’de 12 Eylül’ün yarattığı bütün ihlalleri zaman içerisinde kategorize edecek şekilde farklı katmanlarda da bize bilgi sunacak bir platform. İlerleyen zamanlarda diyelim öldürülen TÖB-DER’liler ya da yurt dışına çıkmak zorunda kalmış devrimciler, tüm bunları farklı zamanlarda kategorize edecek bir platform olacak.

Bu araştırma için yola çıktığımızda bazı listelerin halihazırda olduğunu varsayıyorduk. Yani karakollar, emniyet müdürlükleri, tüm bunlara ulaşabileceğimiz bir liste vardır herhalde demiştik. Gördük ki işkence mekanları gibi pek çok konuda listeler aslında Türkiye’nin başka bir yarası. Bu türden bilgilere ulaşmakta çok zorlandık. İğneyle kuyu kazar gibi çalıştık; dar bir kadroyla büyükçe bir iş yaptık.

Duvarlarla karşılaştık

Bu konuda arşivlere ulaşmada zorluklarınız oldu mu?

E.D: En büyük zorluğu, arşivi bir araya getirmek, bu dokümanlara, eski bilgilere ulaşmakta yaşadık. Arşiv meselesi çok çetrefilli bir konu. Biz, bilgiye erişimin açık, şeffaf ve demokratik olmasını isteriz düşüncesinden yola çıktık. Ama ilerlediğimiz noktalarda şunu gördük ki, Türkiye’de arşiv -her konu başlığında olduğu gibi- politik bir mesele. Bu sadece devlete dair, resmi arşivlerin kapalılığı, açıklığı meselesinden de öte. Sivil kurumların, insiyatiflerin, derneklerin, vakıfların, kişilerin arşiv meselesine yaklaşımları da bizce tartışılması gereken bir konu başlığı. Duvarlarla karşılaştığımızı söyleyebilirim. Bilgiyi kimin kontrol ettiği, o bilginin hangi yerinin nasıl açılacağına karar verdiği hegomonik bir mesele. Ama onun da ötesinde gerçekten paylaşmacı ve dayanışmacı olmaması bir mesele. Bunu başaramadığımız için biz kendimiz o arşivleri derleme yoluna gittik.

Dava dosyaları şöyle çalışıldı; ekibin içerisindeki hukukçu arkadaşlarımız bu dosyaları inceledi. Diyelim 3-4 bin sayfalık bir dava dosyası var, müzeyi ziyaret edenlerin okuyup anlayabilecekleri sadelikte özetini çıkardılar. Bir kişi bir dava dosyasına baktığında bu davada ne olmuş, nasıl bir süreç işlemiş, hangi ihlaller olmuş kolaylıkla anlayabilecek. Dava dosyalarından derlediğimiz bilgileri, veri tabanına işliyoruz, bu bilgileri başka bilgilerle bağlıyoruz. Yani bizim veri kaynağımız dava dosyaları. Dolayısıyla arşivi açıp açmama meselesi bu yüzden bizim için hayati bir mesele. Biz bu verileri ne kadar tamamlayıp, güncelleyebilirsek, o kadar kapsamlı bir -hem dönem olarak hem içerik olarak- veriye ulaşılabilecek. Umarız bu konu önümüzdeki dönem biraz daha tartışılabilir hale gelir veya belki kurumlar Bellek Müzesi’ne bakıp daha paylaşmacı, dayanışmacı bir yola girebilirler.

Bellek Nesneleri Koleksiyonu neleri içeriyor?

O dönemin tanıklığını ve o tanıklıkta nelerin biriktirilip biriktirilemediğini, bu bilginin dönem adına bize neler söylediğini açığa vuran geniş bir koleksiyon. Neleri içeriyor; efemera dediğimiz fotoğraflar, mektuplar, notlar, defterler, resimler, karakalem desenler ve oldukça geniş bir yelpaze içeren objeler. Bu bellek nesnelerinin bir kısmı dijital, bir kısmı bize bağışlanmış fiziksel koleksiyon parçaları. Bunları dijitalde veri tabanına işliyoruz. Diyelim bir mektuptan söz ediyorsak, o mektup hangi cezaevinden yazılmış, kim tarafından kime gönderilmiş tüm bilgiler yer alıyor. Mektup sahiplerinin sözlü tarih görüşmeleri de varsa, o bir anlatıcıysa aynı zamanda, dava dosyası da varsa bütün bu parçalar birbirine bağlanıyor.

Bellek nesneleri bağış anlamında müzemizin önemli bir açık alanı. Dönemin tanıkları hala hayattayken hala bir şeyleri anlatabiliyorken ellerinde olan bilgiyi ya da belgeyi paylaşmak isterlerse, bu platform onlar için de önemli bir adrese dönüşecek diye umuyoruz. “Elimizdekileri ne yapacağız” ya da “Dijitalini paylaşalım, veri tabanında olsun” diyenlere açık bir platform olacak.

Bellek Müzesi’nin fiziki olarak da kurulması öngörülüyor mu?

Bugünün politik ikliminde bunu dijital başlatmayı daha doğru bulduk. İlerleyen zamanlarda umuyoruz Türkiye de darbe deneyimini yaşamış Arjantin, Şili örneklerinde olduğu gibi kendi bellek mekanını oluşturabilecek fırsatları yakalar ve umarım Bellek Müzesi bir gün fiziksel olarak da bir mekana kavuşur.

Açılışta bir sergi var, ertesi gün de bir belgesel gösterimi kısaca bahseder misiniz?

Sergimiz Kadıköy Moda Sahnesi’nde bir hafta boyunca izlenebilecek. Dava dosyaları, bellek nesneleri, sözlü tarih çalışmaları ve hukuk çalışmalarını bir araya toplayan elimizdeki fiziksel arşivden seçici bir şekilde sembolik olarak koyduğumuz parçaların görebileceği bir sergi. 12 Eylül’ü genel hatlarıyla görebilmek için herkesi bu sergiye bekliyoruz. Bir hafta sürecek etkinliklerin bir ayağı da 13 Eylül’deki belgesel gösterimi. Yine Moda Sahnesi’nde olacak. Çayan Demirel’in yönetmenliğini yaptığı, 5 no.lu 1980-84 adlı Diyarbakır Cezaevi’ne odaklanan, 12 Eylül’ün vahşetini, insanlığa karşı işlenmiş suç üzerinden bütün dehşetiyle sunan bir belgesel. Bir diğer etkinlik de 18 Eylül’de -Moda Sahnesi’nde- düzenlenecek gençlere yönelik bir atölye çalışması. ‘Demokrasiyi savunmak’ ana konseptiyle eğitim çalışmalarının ilk ayağını ‘sanat yoluyla demokrasiyi savunmak’ adı altında bir atölyeyle başlatıyoruz. Türkiye geçmişiyle yüzleşemeyen, orayla hesaplaşmamış ve oraya doğru adım atmakta da çaba sarfetmeyen bir ülke olduğu için bu eğitime de yansımış bir durum. Yanı sıra çoğulculuk, çok seslilik, ifade özgürlüğü, özgürlük gibi kavramların da gitgide kısıldığı, hiç anılmadığı bir örgün eğitimden bahsediyoruz. Dolayısıyla alternatif eğitim atölyeleri bizim için önemli.

Müzenin sloganı, ‘Geçmiş bugündür’, nasıl belirlendi?

Sözlü tarih görüşmelerimizde sık sık önümüze gelen bir kalıp; 12 Eylül bugündür, bugünün sorunları 12 Eylül’den gelir gibi sürekli tekrarlanan bir anlatıydı bu. Bizim de aslında söylemek istediğimizi tam olarak ifade eden bir slogan olduğunu düşünüyoruz. 1980’in büyük bir kırılma olduğundan yola çıkarak bunu söyledik, bugünkü sistemin tohumlarının oradan atıldığını söylüyoruz. Oradan kopmuş değiliz. Bunun sonuçlarının ne olduğunu siyasi anlamda bugün yaşıyoruz. Biraz o dönemselliği aynı zamanda belleği de vurgulayan bir slogan.

Sizin yollarınız nasıl kesişti?

E.D: Bizim arkadaşlığımız New York’ta -Gezi’den az önce- başladı. Daha sonra da yollarımız birleşti aslında. Uzun sürelerdir bir şeyler üreten iki arkadaşız. Özellikle 12 Eylül meselesi üzerinde kendi alanlarında kafa yoran, bunları yer yer birleştiren iki insanız. Bir süredir de çalışmalarımızı RIT (Türkiye Araştırmaları Enstitüsü) içerisinde birlikte yürütüyoruz.

A.T: Babam 12 Eylül’den üç ay önce öldürülmüş bir siyasetçiydi; Mehmet Zeki Tekiner. Ben iki yaşındaydım, hiçbir şey hatırlamıyordum. O travmatik dönemde çocuktum. Zaman içerisinde bellek aktivizmini yaparken özellikle Eylem’le daha da yol alacağıma inandığım noktada şunu bir kere daha derinden hissettim; hepimizin bireysel, aile öyküleri var ve hepsi çok kıymetli. Ama bir bütünü anlamak için kendi yaşadığımız yasın nostaljisinden ziyade bugüne dair bir mücadele alanını kurabiliyor olmak, en azından buna davet açacak bir alan yaratmak çok önemliydi. Benim için elbette babam, aile mücadelem anlamında bu projenin çok büyük bir değeri var. Ama dediğim gibi bir bellek aktivisti ve insan hakları savunucusu olarak daha geniş bir söz alanını yaratmak bizler için çok önemli.

KİMDİR?

Aylin Tekiner

Türkiye Araştırmaları Enstitüsü eş direktörü, sanatçı ve insan hakları savunucusu. Toplumsal travmalar ve trajediler özelinde hafıza ve adalet kavramları üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. 2008’de Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitimin Kültürel Temelleri Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. Doktora tezinden yola çıkarak hazırladığı ‘Atatürk Heykelleri: Kült, Estetik, Siyaset’ adlı kitabı bulunuyor. 2015-2016 arasında post-doc çalışmalarını sürdürdüğü Yale Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde gölge tiyatrosu teknikleri üzerine çalıştı. Türkiye’de ve yurt dışında kişisel sergiler açan ve karma sergilere katılan Tekiner, Columbia Üniversitesi Sosyal Farklılıklar Araştırma Merkezi ve 1980 darbesine yönelik kolektif hafıza çalışmaları yürüten Çocuklarız Bir Aradayız inisiyatiflerinin de üyesi.

Eylem Delikanlı

Türkiye Araştırmaları Enstitüsü kurucu eş direktörü, insan hakları savunucu ve sözlü tarihçi. New York Şehir Üniverstesi’nden sosyoloji, Columbia Üniversitesi’nden sözlü tarih yüksek lisans dereceleri bulunuyor. 12 Eylül darbesiyle ilgili sözlü tarih çalışmaları olan ‘Keşke Bir Öpüp Koklasaydım’ ve ‘Hiçbir Şey Aynı Olmayacak’ adlı kitapların yazarlarından biri. Columbia Üniversitesi İnsan Hakları Çalışmaları Enstitüsü’nde ve Bosch Stiftung bünyesindeki Truth, Justice and Remembrance programlarında misafir araştırmacı olarak bulunduğu dönemde tarihsel adalet  ve 1980 darbesine odaklanan dijital proje geliştirdi. Yaptığı çalışmaları tarihsel adalet için sözlü tarih olarak tanımlayan Eylem Delikanlı, araştırmalarında post bellek, kolektif bellek, toplu şiddet, travma ve sessizlik üzerine yoğunlaşmakta. 1980 darbesine yönelik kolektif hafıza çalışmaları yürüten Çocuklarız Bir Aradayız inisiyatifinin de üyesi.