
HÜRREM SÖNMEZ
31 Mart yerel seçimlerinden sonra, Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasının verilmemesi üstüne Zülfü Livaneli SHP’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olduğu 94 yerel seçimlerini anlattığı bir yazı kaleme aldı T24 sitesinde.
İçimde tuhaf bir hüzünle okudum, anlatılanların kısmen tanığı olduğum o yazıyı.
25 yıl önceki o seçimlerde ben henüz 19 yaşında bir üniversite öğrencisiydim ve Zülfü Livaneli’nin seçim kampanyasında gönüllü olarak çalışan bir grup gençten biriydim. Neden ve nasıl öyle bir karar aldığımı hiç hatırlamıyorum şu an; İstanbul’a geleli henüz bir-iki yıl olmuştu, hafiften sola bir eğilimim varsa da okulda herhangi bir politik faaliyetim yoktu, merkez sağa oy veren geleneksel bir ailede büyümüştüm. Hem ilk defa oy kullanıyordum hem de hayatımda ilk kez bir seçim kampanyasına dahil oluyordum. Zülfü Lİvaneli’nin de şarkılarını sevmekle birlikte, çok büyük bir hayranı filan değilim.
Velhasıl bugün bile hâlâ düşünürüm, nasıl kalktım da kendi kendime eski Flash TV binası olan Tepebaşı’ndaki o seçim bürosuna gittim diye. Sonraki yıllarda başımıza gelecekler içime doğmuşsa demek 🙂
Yaklaşık bir aylık seçim kampanyamız fiziki ve mali zorluklar içinde geçti: Kostik nedir, kuşlama nedir, pankart nasıl asılır filan gibi temel bazı bilgiler edindik tabi ama para pul yok, parti örgütünden işi sahiplenen pek yok, bir avuç genç kendi kendimize debeleniyoruz. Üstelik o günlerde henüz daha 82 Anayasası’nın öğrencilerin siyasi parti faaliyetlerine katılmasına engel olan maddesi yürürlükte. İstanbul’un varoşlarında gece yarısı seçim afişi yapıştırıyoruz, daha önce hiç görmediğimiz, yolunu dahi bilmediğimiz mahallelere gidip kapı kapı dolaşıyoruz falan…
Zülfü Livaneli nazik ama mesafeli bir insan, kampanya sırasında pek denk gelmiyor bizimle. Erdal Bey SHP Genel Başkanı. Renkli ve sevimli kişiliği ile ben Erdal İnönü’yü çok seviyorum, siyasete uygun bir karakteri olmadığı her halinden belli, meydanlarda tumturaklı nutuklar atamıyor ama tatlı tatlı sohbet ediyor herkesle, espriler yapıyor.
Livaneli’nin de yazısında belirttiği gibi en büyük saldırılar, Deniz Baykal’ın CHP’sinden geliyor, kıt kanaat imkanlar içinde yapıştırdığımız seçim afişlerini yırtıyorlar, gece pankarta giden arkadaşlarımızın yolunu kesiyorlar, kavga gürültü hiç bitmiyor. Zülfü Livaneli, Refah Partisi adayı Recep Tayyip Erdoğan’a veya Anap adayı İlhan Kesici’ye değil de CHP ve DSP adayına rakipmiş gibi geçiyor seçim süreci âdeta. Ama bir yandan da bütün teşkilatı seferberlik ilan etmiş gibi çalışan Refah Partilileri görüyoruz, kadın, erkek ev ev geziyorlar, gecekondu mahallelerine gittiğimizde çeyrek altın dağıttıklarını söyleyenler oluyor. Tabi bu bize biraz gerçeküstü geliyor zira biz otobüs parasını zor denkleştirir durumdayız. Zorluklar içindeyiz ama mutlu eden, heyecan veren bir tarafı da var o gayretin.
Medyada kirli bir kampanya yürütülüyor Livaneli’ye karşı ama meydanlar doluyor yine de, İSKİ skandalına rağmen SHP’nin pek çok ilçede hâlâ güçlü olduğu günler. Gece gündüz uyumadan, oradan oraya koşturarak canımızı dişimize takıp çalışıyoruz; biz gençler inanıyoruz çünkü, Zülfü Livaneli kazanacak, kazanmalı diyoruz. Seçim gününü de sandıklarda kavga dövüş geçirdikten sonra akşam oluyor, yine Tepebaşı’ndaki binadayız. İlk sonuçlar gelmeye başlıyor Livaneli önde, beklendiği gibi. Lakin coşkulu hava geceyarısından sonra dönmeye başlıyor, biz ne olduğunu pek anlayamıyoruz ama Refah Partisi adayı Recep Tayyip Erdoğan öne geçiyor, İlhan Kesici de Lİvaneli’nin önünde. Genciz ve öfkeliyiz nasıl olur böyle bir sonuç diye düşünüyoruz hepimiz, parti yöneticilerinden muhatap bulmaya çalışıyoruz kendimize, kimsenin bizi kâle aldığı yok elbette, biz kimiz ki! Üstelik gördüğümüz kadarıyla seçimin kaybedilmesi bizim dışımızda pek öyle sarsıcı bir etki de yaratmış değil parti teşkilatında. Siyasetin nasıl bir şey olduğu, ne tür menfaat ve iktidar ilişkilerinin döndüğü konusunda çok bir fikrimiz yok ne de olsa.
Refah Partisi’nin seçimleri kazandığı kesinleştikten sonra, hepimiz perişan sessizliğe gömülüyoruz, yaşını başını almış bazı partililer fındık fıstık yiyerek televizyona bakıyor, Recep tayyip Erdoğan sadece yüzde 25 oy ile başkan oluyor. Gecenin geç bir vakti duvarın dibine çökmüş bizden yaşça biraz daha büyük bizim gibi bir gönüllüyü hatırlıyorum “İslamcılar kazandı, bu hiçbir şeye benzemez. Faşizm bir defa geldi mi kolay kolay gitmez” diyor, hüngür hüngür ağlayarak. Her kim ise doğru analiz etmiş durumu. Ben olayın vahametini çok kavrayamıyorum ama içim sıkılıyor, hafızama kazınıyor o görüntü.
Gerçekten karanlık bir güne uyanıyoruz ertesi sabah, İstanbul’da yağmurlu bir hava ve kapalı bir gökyüzü var. “Durum değerlendirmesi yapılacak” deniyor. Durum değerlendirmesi adı altında öfkeli gençlerin ve kadınların gazını almak görevini üstlenen kişi, o günün kadın kolları başkanı Ayşenur Bahçekapılı…Sakin olmamızı, evlerimize gitmemizi, kitabımızı okuyup, müziğimizi dinlememizi telkin ediyor, “Seçimdir kaybedilir” diyor.
O günkü duygumu, o hayalkırıklığı ile karışık öfkeyi hiç unutmadım, o gün binadan çıktım ve ondan sonra da siyasi parti binaları ile pek bir yakınlığım olmadı. CHP’ye oy dahi vermeyen biri olduğum halde babam “senin Halkpartin” diye başlayan cümleler kurarak, uzun yıllar “Halkpartili” olduğuma inandı. O mart ayı boyunca hiç okula gitmediğim için bütün derslerden kaldım, sigaraya o bahar başladım. Zülfü Livaneli zaten çok da barışık olmadığı aktif siyasete küstü. Sosyal demokratlar birbirinin kuyusunu kazmaya devam etti. SHP-CHP birleşmesi sonrası Deniz Baykal sahneye çıktı. Erdal Bey siyasetten uzaklaştı. Bize sakin olmamızı öğüt veren Ayşenur Bahçekapılı siyasete AKP’de devam etti. O Livaneli kampanyasında birlikte seçim afişi astığımız arkadaşım 31 Mart 2019 seçimlerinde Kadıköy Belediye Başkanı seçildi.
Memleketin kaderi ve hepimizin hayatı o seçimle değişti ama anlamamız için epey bir zaman geçmesi gerekti. 25 yıl sonra; o gün kaybettiğimiz İstanbul’u geri almak için bugün sandığa gidiyoruz. Ben artık bu orta yaşlarımda, 19 yaşındaki o halimi hatırlıyorum şimdi, inanmış, inandığı şey için çabalamış, sonra da hakkı yendiği, kimse de onun hakkına sahip çıkmadığı için öfkelenmiş o çocuksu halimi. Hakkımız yendi, 25 yıl önce de yenmişti, şimdi “hak yemem ama hakkımı da yedirmem” diyen bir başkan adayı var, yedirmesin evet, kendi hakkını da bizimkini de. Ben alacaklıyım, hepimiz alacaklıyız… Gözümüzün içine baka baka “çaldılar” diyenlerden, “bunlar Pontus” diyenlerden, “Kürt de olsa kardeşim” diyenlerden, “İstanbul’u azgın azınlığa bırakmayız” diyenlerden, târumar edilen şehrimiz, yok sayılan irademiz için, kırılmışlığımız, incinmişliğimiz için alacaklıyız…
O çok genç olduğumuz zamanlarda çok sevdiğimiz bir Cem Karaca şarkısını dinliyorum şimdi, sözleri Nazım Hikmet’in olan;
Dur. Bırak. Kaynasın kahvenin suyu
Bana İstanbul’u anlat nasıldı
Bana boğazı anlat nasıldı
Haziran titreyişleri kaçak yağmurlar ardı
Yıkanmış kurunur muydu yine o yedi tepe
Ana şefkati gibi sıcak güneşte……
İnsanlar gülüyordu de
Trende vapurda otobüste
Yalan da olsa hoşuma gidiyor söyle
Hep kahır hep kahır hep kahır hep kahır
Bıktım be.
Şahsi hesap kitabım yukarıda anlattığım gibidir. O karanlık sabahın, o hüsran ve hayalkırıklığının hesabını kapatmanın, aydınlık ve güneşli bir sabahın vaktidir artık…