
MURAT SEVİNÇ
İlk yazıda boykot eğilimi üzerinde durmaya çalışmıştım. Diğer eğilim, tercih ve konulara devam…
Seçime girmenin muhtemel etki ve sonuçları: Seçime girme kararı, yinelemekte yarar var, “Peki, her şeye rağmen senin kurallarınla oynamaya razıyım” anlamına geliyor. Muhalefet hem olup biten süfliliği hem de YSK ‘şeyini’ kabul edip bir kez daha aynı maça çıkıyor. Tabii, “Çıkılan maç aynı mı” sorusu da önemli. 31 Mart’ta değiliz artık. Muhalefetin başka bir şeyler yapıp söylemesi beklenir. Bu bağlamda Kemal Can’ın Duvar’daki yazısını öneririm. ‘Aynısını istemek, daima azını getirir’ başlıklı makaleyi buraya bırakıyorum.
Diğer yandan, 6 Mayıs’tan itibaren ortaya çıkan müthiş bir ‘muhalif’ coşku var. Buna hem uğranılan büyük haksızlık, hem de İmamoğlu’nun konuşması neden oldu. O akşamdan itibaren seçmende, mutlaka sandığa gitmek ve yine kazanmak isteği gözle görülür halde. Tatil beldelerinde tüm rezervasyonlar iptal ediliyor, herkes karınca kararınca 23 Haziran gününe katkıda bulunmaya çalışıyor. Bugüne dek susan pek çok insan konuşmaya, ses vermeye başladı. Pek çok şöhret ‘her şey çok güzel olacak’ başlıklı tweeti paylaşmış ki, bu durum korku eşiklerinin aşılmaya başlandığının kanıtı. Barolar açık tavır koydu. Dolayısıyla ‘seçime gitme’ kararı, ortalama dürüst/kaygılı yurttaşın üzerindeki ölü toprağını silkmesine yardım ediyor. Sanırım bu sonucu, olası seçim sonuçlarından daha değerli bir kazanım kabul etmek doğru olur. Ezcümle, seçime girme kararına, bir yandan türlü saçmalık ve adaletsizlikleri kabul etmek gibi olumsuz, diğer yandan neden olduğu müthiş canlanma gibi olumlu yönlerinden bakmak mümkün. Böyle bakılırsa, seçim tekrarı muhalifler için yeni bir şeyler yapma/söyleme fırsatına dönüşebilir ve ola ki bu kez kaybederlerse (!), bu büyük coşku yerini aynı ölçüde büyük bir hayal kırıklığına bırakmaz. Ezcümle, “Seçim yalnızca seçim gününden ibaret bir etkinlik değildir” diye düşünmekte muhtelif yararlar var.
Bundan sonrası:
İster boykot, ister seçime girme kararı verilsin, sanırım memleketteki büyük sorunlardan biri ‘falcılık’ hevesi. Geleceğe yönelik varsayım yapılabilir. Tahminde bulunulabilir. Bunlar, eğer sırtını tarihsel birikime yaslıyorsa, belki anlamlı da olabilir. “Belki” diyorum, çünkü Türkiye’de kişisel olarak üç gün sonra kendi yaşamımda ve ülkede hangi gelişmeler olabileceğini öngöremiyorum. Öngörenlerin bunu nasıl başardığını anlamam ise mümkün değil. Boykot kesin çözümdür. Nereden biliyorsun? Seçime girmek tek yoldur. Sen nereden biliyorsun? İmamoğlu fark atar? Nasıl bilebilirsin? Sandığa gömülecekler. Ya gömülmezlerse? Mümkün değil seçimi vermezler. Eh son seçimi kaybettiler ya!
Biraz derin nefes alıp yanılgıya şans tanımak, hepimizin yaptığının sonuçta tahmin yürütmek olduğunu kabullenmek iyi olur.
Örneğin, AKP’liler artık ne kadar hesaplayarak, ne ölçüde telaşla davranıyorlar, hiç emin değilim. Üç beş yıl öncesine dek adım gibi emindim. Her ‘hukuki’ görünen adımı bir sonrakini, diğer seçenekleri ve muhtemel tüm sonuçlarını düşünerek, son derece bilinçli atıyorlardı. Fakat son zamanlarda artık ne kadar bilinçliler, emin olamıyor insan. Örneğin son iki aya bakınca, sanki birileri, “Öyle şeyler yapın ki hepsi aleyhinize olsun” demiş gibi geliyor. Bilmiyorum. Tahmin yürütüyorum. Hengame içinde pek üzerinde durulmadı ama örneğin Erdoğan’ın, Hüsamettin Cindoruk’a “Bunak” deyişi bana kalırsa seçim sürecinin en dramatik anlardan biriydi. Cindoruk hem DP-AP çizgisinin yaşayan temsilcisi hem de Menderes’in avukatı vasfıyla Türkiye sağı açısından son derece sembolik, bir açıdan ‘dokunulmaz’ bir isimdir. Bende ‘bilinç’ tereddüdü yaratan ifadelerden biri buydu.
İktidarın neyi ne kadar hesapladığını anlayabilmek neden önemli peki? Seçim iptal ettirilirken bir daha asla kaybetmemek üzere mi, yoksa yalnızca bir şans daha denemek için mi yaptılar, bunu anlayabilmek açısından.
Buna mukabil, ‘kuşku duyulamayacak’ konular da var:
Herhalde şunu kabul edebiliriz, siyasal İslamcıların denemeyeceği ve söylemeyeceği hiç bir şey yok. Ayrıca muhalefet, seçimi kabul ederek bir şeyi göze aldı: Eğer 23 Haziran’daki seçimde usulsüzlük yapıldığını düşünürlerse, hiç bir itirazları kabul edilmeyecek. Artık herhalde bunun farkındayız.
YSK gerçeği ve bununla nasıl başa çıkmalı?
Muhalifler şu ana dek haklı olarak YSK ‘şeyine’ tepki gösterdi, ancak bana kalırsa bazı konuları ‘bıktırana dek’ gündemde tutmalı.
-Örneğin iktidar mensupları bir haftadır seçimin oy hırsızlığı vs. nedeniyle iptal edildiği propagandası yapıyor. Bunun külliyen yalan olduğu seçmene usanmadan anlatılmalı. Anlatmak için, pratik yollar bulunmalı. Bu bağlamda, İmamoğlu’nun ‘oy kullandığı’ o kısa video çok olumluydu.
İkinci olarak, YSK ‘şeyinin’ 7-4 alınması konusu gündemde kalmalı. Yedi asıl üye oradayken, dört yedek üyenin oy kullanması Anayasa’nın 79’uncu maddesinin lafzına aykırı. Anayasa, açık bir biçimde asıl ve yedek üye konusunu düzenliyor. Konuyu yasaya bırakmıyor. Nitekim herhangi bir yasal düzenleme de mevcut değil. Olağan ilke, asıl üyelerin oy kullanması, onların olmadığı durumlarda yedek üyelerin toplantıya katılmasıdır. Bunun Anayasa’da ya da yasada açıkça düzenlenmiş olmasına gerek yok. Nitekim AYM’de yedek üye olan yıllarda bu yöntem uygulanıyordu. Aksi halde, yani eğer yedek üyeler ‘her durumda’ oy kullanacaksa, neden yedekler? Asıl üye ile aralarında ne fark kalıyor? Bu arada, YSK’nin son zamanlarda kararlarını farklı sayılarla, yedeklerin de katılımıyla aldığını hatırlatmalı. Yani bu yönde bir içtihat oluşturmuşlar. Zira, yukarıda da söylediğim gibi yasada ‘bunun olamayacağına dair’ bir hüküm de yok. Dolayısıyla 6 Mayıs kararında 11 üyenin oyu olması bir ilk değil. İyi hoş da, bu duruma süreklilik kazandırılmak istenmiş olması, onu anayasaya uygun hale getirmiyor. Peki, konuya yönelik itirazlardan bir sonuç çıkar mı? Kesinlikle çıkmayacağını düşünüyorum! “Bizim böyle bir içtihadımız var” der geçerler. Muhalefet açısından önemli olan, bu tuhaf ve anayasaya aykırı durumu sürekli gündemde tutmak olmalı.
YSK ‘şeyine’ dair bir üçüncü konu, gerekçeli kararları yazamıyor oluşları. Muhalefetin hiç ihmal etmemesi gereken bir konu da bu. Unutturulmamalı. Yazmadılar, çünkü yazamıyorlar. İşte burada muhalefetin elinde, kaç üye ile karar alındığından çok daha güçlü bir argüman var:
YSK, asıl olarak ‘süre’ ve ‘konu’ açısından çuvalladı. Sorun bu. İtiraz süreleri geçmişken başvuruları kabul etti (süre). Ve kendi kabul etiği sandık kurullarından bir kısmını, seçimden sonra yasaya aykırı buluverdi (konu). Üstelik, zarf içindeki dört oydan yalnızca birini iptal etti. Asıl garabet bunlar. Her yerinden tel tel dökülen bir karar söz konusu. Muhalefet, bu saçmalıkları unutturmamalı.
Gerekçe yazmadılar, çünkü yazamıyorlar. Matrak bir örnek vereyim: Örneğin Büyükçekmece’ye ilişkin başvuruyu reddetti YSK. Neden? Çok çok muhtemelen ‘itiraz süresi’ aşıldığı için. Ancak gerekçe yazmadı. Eh nasıl yazsın ki, aynı gerekçeyle diğer talebi de reddetmesi gerekirdi, fakat etmedi?
Size daha da acayip bir son örnek daha: YSK konusunda uzman ve çok yararlandığım meslektaşım, Bahçeşehir Üniversitesi’nden sevgili Didem Yılmaz bana bir YSK kararını hatırlattı. Dört gün önceki Resmi Gazete’nin ‘mükerrer’ sayısında yayımlandı. YSK’nin 10.05.2019 gün ve 4379 sayılı kararı. Buraya bırakıyorum, belki ilgilenen olur.
Bu kararda YSK 23 Haziran’da yapılacak seçim için bazı ilkeler belirliyor. Şöyle ki: ‘Gereği görüşülüp düşünüldü’ başlığından sonraki üçüncü paragrafta şöyle deniyor: “Yapılmış olan bir seçimin, sadece oy verme ve sonrasına ilişkin bazı işlemler nedeniyle iptal edilmiş ve sonuçlanmamış olması karşısında, seçimin yeniden yapılmasına karar verilmesi durumunda…” Allah Allah! Bu ifadede bir tuhaflık yok mu sizce?! İstanbul seçimi ‘oy verme ve sonrasına ilişkin’ bazı işlemler nedeniyle mi iptal edildi? Hoppala. YSK, 6 Mayıs günü yayınladığı kısa kararında, bazı sandık kurullarının oluşumundaki sorundan söz etmemiş miydi? E o zaman ‘oy verme ve sonrasına ilişkin bazı işlemler’ ifadesi nereden çıktı şimdi.
Telaşlanmayın değerli okur. Çünkü YSK, aynı kararın hemen sonraki paragrafında, bir önceki paragrafta söylediğini boş verip “Sandık kurullarının yeniden kanuna uygun olarak oluşturulması…” deyivermiş. Nasıl ama? Hani iptalin nedeni, ‘oy verme ve sonrasına ilişkin sorunlarla’ ilgiliydi? YSK kararının bir paragrafında bir şey söyleyip sonraki paragrafta başka bir gerekçeden söz ediyor. Harika değil mi? Eh kendinizi YSK yerine koyun ve bir gerekçe yazın şimdi? Zor dostum, zor!
İşte durum bu. Muhalefetin asıl unutturmaması gereken anormallikler bunlar. Ve muhalefet bu YSK ile giriyor seçime.
İmamoğlu farklı kazanır mı? Olabilir. Umulmadık işler gerçekleşebilir mi? Olabilir. Yaşayıp görelim. İri sözler sarf etmeden, tahminlerimizin önünde sonunda bir ‘tahmin’ olduğunu ihmal etmeden. Şu YSK ile seçime gidildiğini ve muhalefetin karşısında Türk-İslamcılar’ın bulunduğu gerçeğini bir an olsun unutmadan.
Umuyorum tüm kaygılar, kaygılarım boşunadır. İmamoğlu bir kez daha kazanır. Her şey hemen çok güzel olmayacak tabii ama hiç olmazsa bazı şeyler biraz daha güzel olabilir 23 Haziran akşamı…
Program önerisi: Türkiye’de konuyu en iyi bilenlerden olan değerli meslektaşım Doç. Didem Yılmaz’ın, YSK ‘şeyine’ dair hukuksal sorunları incelikle anlattığı programı buraya bırakıyorum. Seyretmeniz dileğiyle.
Yazı önerisi: Değerli avukat Fikret İlkiz, herkesin gözünün için bakarak cezaevine giren Füsun Üstel hoca hakkında yazmış. Utanma duygusu olanlara, kalanlara sesleniyor.