'Mithat Sancar söyleşisi'ne cevap: Hata bende, günah bende, suç bende
'

 

NURAY MERT sonNURAY MERT

Ezgi Başaran, benim Sırrı Süreyya Önder’in söylediklerine ilişkin yazımdan yola çıkarak Mithat Sancar ile bir söyleşi yapmış (Radikal).

Ciddi bir şekilde tartışmaya vesile olur diye hevesle söyleşiyi okumaya başladım, ama ne göreyim; söyleşinin benim söylediklerimle alakası yok. Olabilir tabii de, memlekette herkes benim yazdıklarımı tartışmak zorunda değil desem, söyleşi neden benim yazımla başlıyor anlaşılmaz oluyor. Yok, benim yazdıklarım üzerine desem, neden Ezgi Başaran söyleşi boyunca, ‘Nuray Mert’in söylediklerinin bu anlama mı geldiğini düşünüyorsunuz?’ diye sorma ihtiyacı duymamış anlamak mümkün değil.

Doğrudan laf yok!

Diğer taraftan, Mithat Sancar’ın benim yazım üzerine yapılan söyleşide bir kez olsun doğrudan yazdıklarıma gönderme yapmamasını anlamak mümkün değil. Söylediklerime katılmasını beklemiyorum, doğrudan laf etmemesi yadırgatıcı. Ama aslında şaşırmamak lazım, hata bende, günah bende, suç bende: Bu ülkede samimi ve sahici bir tartışmanın yapılamayacağını bilmem gerekiyordu.

Lafın gelişi tabii, hal böyle diye, bundan sonra ‘Neme gerek, bu memlekette tartışma yapılmaz’ deyip küsecek biri değilim. Böylesi durumların, devirlerin ne sadece bizim ülkemize, ne sadece bu devire mahsus olduğunu bilen biriyim. Ve evet, her koşulda sahici, samimi tartışmaları açmaktan bundan sonra da kaçınmayacağım.

Diğer taraftan, ‘Savaş istiyorlar’ korosu belli ki ne söylersek söyleyelim, anlamazdan gelecek.

Şu saçma klişe

Ben kaldığım yerden devam edeyim. İsterseniz şu saçma klişeden başlayayım; ‘savaşın iyisi, barışın kötüsü olmaz’mış. Hiç de öyle değil, doğrusu şu: ‘Savaşın iyisi olmaz, ama barışın kötüsü olur.’ Tarih örnekleriyle dolu; en bilineni faşizmin yükselişi ve İkinci Dünya Savaşı’yla hızla ters tepen Versay barışı.

Kaldı ki bizim barış süreci söz konusu olduğunda daha ortada kötü diyebileceğimiz barıştan eser yok. Çatışmasızlık her halukarda, titizlenmemiz, ısrar etmemiz gereken bir konu ama zaten asıl korkum, barış sürecinin sorunlarını görmezden gelirsek çatışmasızlık halinin riske girmesi.

Bir vicdan, insaf, sorumluluk meselesi

Böyle bir felaket olursa, ‘Ben öyle demiştim, sen böyle demiştin’ demenin kimseye faydası olmayacak. Biz gene rahat koltuklarımızdan ahkam kesmeye devam edebileceğiz, ama bedelini bizimki kadar konforlu bir dünyanın dışında kalanlar ödeyecek.

O nedenle, bu konu entelektüel bir tartışmanın konusu değil, bu süreçte riskleri hesaba katıp mümkünse önüne geçmek için çaba gerektiren bir vicdan, insaf, sorumluluk meselesi.

Alternatifi, savaş çağrısı değil!

Son olarak, kötü giden bir barış sürecinin alternatifi savaşa geri dönmek veya savaş çağrısı değil, sürecin sonuç verecek mecraya girmesi için çaba sarf etmek. Sürecin sorunlarını samimi bir biçimde dillendirmek bu yönde bir çabanın parçası olmalı.

Benim yapmaya çalıştığım da bu.  Söylediklerimden çeşitli nedenlerle rahatsız olanlar olabilir ama, anlamazdan gelmenin alemi yok.

Arsa paylaşımından kalan zaman için bir öneri

Ben diyorum ki ‘darbe tehdidi’, ‘paralelci parmağı’ bahanesine sığınmadan iktidarın süreci yürütme biçimini sorgulamak lazım. Yoksa, biz bahanelerle oyalanırken, Kürt tarafında toplumsal patlama olacak.

Kobani olayları bu durumun sinyaliydi, bu sinyali iyi değerlendirelim. Süreci provoke edenler olduğunu düşünüyorsa, iktidara düşen bunları ortaya çıkarmak, önlemek. Arsa paylaşımından kalan zamanlarını buna ayırsalar iyi olur.

Sancar’ın cevap yetiştirmesi anlaşılır gibi değil

Aslında izleyebildiğim kadarıyla Mithat Sancar benzer şeyler söyleyen birisi. O halde, benim yazımdan yola çıkan bir söyleşiyle, ‘Ne yani Kürtler masadan kalksın mı, alternatif ne?’ tonunda cevaplar yetiştirmeye çalışması anlaşılır gibi değil.

Bu arada, konu neden Akil Adamlar meselesine geliyor, onu da anlayamadım. Ben bu konuda kimseyi suçlayan, eleştiren bir şey yazmadım. Barışa katlı olacak bir mecra olduğunu düşünenler bu çalışmaya katılır; bunda yadırganacak bir şey görmüyorum.

Akil kompleks

Aralarında merhaba bile demek istemediğim bolca insan olmasına karşın, başkaları ve bu arada dostum Celalettin Can da var, bu konuyu onunla bolca konuşuyoruz.

Öyle olduğu halde, bu arkadaşlarda ciddi bir kompleks olduğunu gözlemliyorum. Aşırı alınganlıkları bence bu kompleksin ifadesi. ‘Arkadaşlar, iyi bir şey yaptığınızı düşünüyorsanız, neden sürekli kendinizi savunma ihtiyacı duyuyorsunuz, doğru bir şey yaptığını düşünen rahat olur’ demek isterim.

Öyle kaygılarım yok

Özetle, benim için bu konu bir sorumluluk meselesi. O nedenle ‘Savaş isteyenler var’, ‘Ne yani Kürtler masadan kalksın mı?’ diye lafımın boğulma çabaları beni tereddüte düşürmez.

Dahası, benim ‘Aman onu küstürmeyeyim’, ‘Ortadan konuşmazsam kariyerime zarar gelir’, ‘Kürtler beni sevsin, bir ayağım orada bir ayağım burada olsun’ benzeri kaygılarım yok. Benim naçizane bir ‘hayat, sorumluluk, hakkaniyet’ anlayışım var, o istikamette davranmaya çalışıyorum. Bu uğurda pek çok şeyden ve bu arada arkadaşlıklarımdan vazgeçtim. Yüce gönülllükten değil, başka türlüsünü yapamadığım, yapmamam gerektiğini düşündüğüm için.

Başkaları doğru ve haklı adına farklı şeyler düşünebilirler; oradan sahici bir tartışma da çıkar. Ama araya başka kaygılar giriyorsa tartışmanın anlamı olmaz.

Unutmasınlar, kimse aptal değil. Sahicilik de, samimiyetsizlik de eninde sonunda kendini belli eder. Onca laf kalabalığı boşa gider, arabalarının atları er veya geç kabağa dönüşür.

Barış süreci, iktidar ve ilahi Sırrı!

Sırrı Süreyya Önder’den Nuray Mert’e: ‘Darbe’ değil ‘darbe mekaniği’ dedim!

Cevaba cevap: ‘Barışın diplomatı’na ‘aşağı’dan bir ses!