MURAT SEVİNÇ
1.Gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandı. Silivri’deler.
Tutuklanma gerekçeleri: ‘Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin etmek. Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri siyasal veya askeri casusluk maksadıyla açıklamak. Silahlı örgüte üye olmamakla birlikte bilerek veya isteyerek yardım etmek.’
Sayılan suçlar ve tutuklama hükmü, TCK md. 220/6 (suç işlemek amacıyla örgüt kurma) ile TCK’nin ‘Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk’ başlığını taşıyan ‘yedinci bölüm’ünün 328/329.maddelerinde (casusluk ve bilgileri açıklama) hükme bağlanır.
2. Tutuklama kararı, haber yayınlandıktan altı ay sonra başlatılan soruşturma sürecinde alındı. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun ‘dava süreleri’ başlıklı 26.maddesine göre: ‘Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden altı ay içinde açılması zorunludur.’
Bırakın tutukluluk kararını, Dündar ve Gül hakkında açılan davanın süresi dahi, Basın Kanunu’nun 26.maddesine aykırıdır.
3. Dündar ve Erdem’in tutukluluk gerekçesi, ‘siyasal içerikli suç’ başlığı altında incelenebilir. ‘Siyasal suç’, bir ‘kavram’ olarak TCK’nin ‘geri verme’ başlıklı 18.maddesinde geçer. Siyasal suç olarak tasnif edilebilecek fiiller son derece tartışmalıdır. Adı üzerinde: Siyasal.
Haliyle bir dönemin suçlusu, bir sonraki dönemin devlet başkanı olabilir. Tabii burada ‘siyasi içerikli davalar’ ile ‘siyasal suç’u birbirine karıştırdığım düşünülmesin. Buna mukabil, siyasal suç olarak başlığı altında yapılan bir yargılama da nihai olarak ‘siyasi’dir ve konjonktüre bağlıdır.
4. ‘Terör örgütü üyeliği’ ya da ‘üye olmasa da örgüt adına suç işleme’ konularını geçelim. Hem bu bir ceza hukuku yazısı değil hem de ‘Ne istediler de vermedik’ ya da ‘Parsel parsel sattı’ ifadelerini hatırlayınca sinirim bozuluyor. Çünkü hiç zannetmiyorum ama halihazırda görev yapan kimi yöneticilerin ya da eski vekillerin söz konusu ‘örgüt’le, Allah muhafaza yıllarca işbirliği yapmış olma ihtimalini düşününce, hakikaten aklım başımdan gidiyor ve ‘gitmesin’ diye örgüt meselesini ‘geçmek’ istiyorum!
5. Casusluk faaliyeti, yukarıda söz ettiğim gibi TCK’de düzenlenen bir suç. Tabii mevzuatta bir ‘Arabistanlı Lawrence’ tanımı yok. Gazetecilerin casus olup olmadıklarına, delillerin değerlendirilmesi sonucunda ‘yargı’ karar verecektir. Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler malum tırlarda ‘insani yardım’ olduğunu iddia etmiştir. Ardından iktidar partisi genel başkan yardımcılarından biri, silahların Türkmenlere gittiğini söylemiştir. Sonrasında Devlet Başkanı ‘Yahu silah varsa ne olacak?’ deyivermiştir. Sıradan yurttaşlardan değil, en tepedeki yöneticilerden söz ediyoruz.
Bu durumda gazeteciler, yaptıkları haberle nasıl casusluk yapmış olabilir? Ayrıca herhangi bir casus, eğer geri zekâlı değilse, edindiği bilgiyi/sırrı gazetesinde haber yapar mı? Nasıl bir casusluk faaliyeti ki, çokça tartışılan ve daha önce haber yapılmış bir konunun görüntülerini yayınladıktan aylar sonra dava açıldı? Bunlar, sokaktaki çocuğun dahi aklına gelebilecek sorulardır.
6. Devlet Başkanı, haberi yapan gazeteci için ‘Haberi yapan bedelini ağır ödeyecek, öyle bırakmam onu’ ifadesini sarf etmiştir. Bu ifade ve tavır Anayasa’nın, başta 138. maddesi olmak üzere muhtelif hükümlerine aykırıdır. 138.madde ‘mahkemelerin bağımsızlığı’ başlığını taşır. İkinci fıkrasına göre, ‘Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.’ Nicedir, Anayasa’nın kabul ettiği parlamenter sistemin askıya alındığını (buzdolabına konulduğunu) ifade ederek fili durum yaratmış olan Devlet Başkanı, bu sözleriyle de hem Anayasa’nın 138. maddesine hem de hukuk devletini inşa etmeye yönelik diğer anayasal hükümlere aykırı davranmaktadır. Anayasa’nın 6.maddesine göre, ‘Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.’ (2.fk) Anayasa’nın 11.maddesine göre, ‘Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.’
Devlet Başkanı sıradan bir kişi değil, yürütmenin en tepesindeki idareci konumundadır. Yetki ve görevleri Anayasa’da düzenlenmiştir. 104.maddeye göre, devlet başkanı konumundaki kişi ‘anayasanın uygulanmasını gözetmekle’ yükümlüdür. Keyfe bırakılmamıştır. Yükümlülüktür. Herhangi bir ilkeyi askıya almak, buzdolabına kaldırmak, sayılan yetki ve görevlerden biri değildir. Bu yöndeki her davranış, Anayasa’nın bir kez daha ihlal edilmesidir.
7. Gazeteciler tutuklu yargılanmaktadır. İtirazları reddedilmiştir. CMK’nin 100.maddesine göre tutuklama, ‘kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut deliller’ durumunda olanaklıdır. Hüküm, o ‘kuvvetli’ gerekçeleri sayar: Delilleri yok etme olasılığı, şüpheli veya sanığın davranışları, kaçma şüphesi vs. Bir tutuklama kararında, ‘Şu ihtimal var’ demek yetmez. Hâkim o ihtimali ‘açıklamak’ ve toplumu/şüpheliyi/sanığı ikna etmek zorundadır.
Kararda bu yönde inandırıcı bir hukuksal gerekçe sunulmamıştır. Yıllarca sürmüş ve yakın zamanlı AYM kararlarına da konu olan ‘tutukluluğun cezalandırmaya dönüştürülmesi’ felaketi yinelenmiştir. ‘Tutukluluk kararı’ ile ‘suçlu bulma kararı’, farklı kararlardır ve farklı hâkimler tarafından verilir.
Ayrıca, sulh ceza hâkimliklerinin hukuki niteliği dahi çok tartışmalıyken, bir sulh ceza hâkimi kararının, bir başka sulh ceza hâkimince inceleniyor oluşu, ‘etkili hukuki başvuru yolu’ ilkesini yerle bir etmektedir.
İtirazı reddeden hâkimin, kararında ‘usul ve kanuna aykırı yön bulunmadığı’ yönündeki gerekçesi, bir ‘gerekçe’ değildir. Neden bulunmadığını, usul ve kanuna uygun biçimde açıklamak durumundadır. Bu zorunluluk, hâkimlerin keyfine bırakılmamıştır. AYM ve AİHM kararları mevcuttur ve hâkimler Anayasa’nın 138.maddesine göre, ‘…Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak…’ karar verirler. ‘Hukuk’, ulusal hukuktan ibaret değildir. Bu şekilde verilmiş bir tutuklama kararı, AİHS’nin ‘adil yargılanma hakkı’nı düzenleyen 5.maddesine aykırıdır. Hâl böyleyken, AİHS dikkate alınmalıdır. Anayasa’nın 90.maddesi, ‘temel haklara dair uluslararası antlaşma hükümleri ile ulusal yasamız’ çelişirse, sözleşme hükmünün esas alınmasını ‘buyurmaktadır.’ Bu buyruk, AKP iktidarı tarafından (!) anayasa hükmü haline getirilmiştir (2004).
8. İki gazeteci haber yapmıştır. Haberin niteliğinin suç oluşturup oluşturmadığına dair nihai kararı, yargı verecektir. Dolayısıyla, kimi gazetecilerin her Allah’ın günü yeni yazarları hedef gösterip onlara yeni mahkûmiyetler yakıştırmaları da, Dündar ve Gül hakkında gazetelerde verilen hükümler de, yasalar ve anayasaya aykırıdır. Değerlendirme başkadır, yargıyı baskı altına alıp neredeyse ‘talimat’ vermek, başkadır. Yargının üzerine düşen görevlerden biri de, söz konusu sunta kafalılara, bu ülkede bir hukuk sistemi olduğunu ve pervasızlıklarının sınırı bulunması gerektiğini hatırlatmaktır.
Anayasa, gerek ‘basın özgürlüğü’nü gerekse ‘ifade özgürlüğü’nü güvence altına almıştır. ‘Gizli’ olduğu söylenen bilgiler, kamuoyu tarafından bilinir hale geldikten sonra konu hakkında haber yapanın cezalandırılması, basın özgürlüğünün ihlalidir. Konuya dair AİHM kararları vardır. Söz konusu kararlar, 90.madde gereğince ulusal hukukumuzun bir parçasıdır.
9. Hâl böyleyken, iki gazeteci hakkında verilen tutuklu yargılama kararlarının, önceki pek çok olayda yaşandığı gibi, gerek ulusal gerekse uluslararası hukuk açısından iler tutar bir yanı yoktur.
10. Dündar ve Gül, ‘hak ihlali’ iddiasıyla AYM’ye bireysel başvuruda bulunabilirler. Önceki kararları düşünüldüğünde, AYM’nin iki gazetecinin bu şekilde tutuklanmalarında hak ihlali tespiti yapması, büyük olasılıktır.
11. Bu arada: Yandaşlar tarafından, iki gazetecinin ‘gazetecilik faaliyeti’ nedeniyle tutuklanmadıkları iddia edilmektedir. Aynı ifadeler, zamanında özellikle Kenan Evren ve Turgut Özal tarafından da dile getirilmiştir. Özellikle Batı’dan yönelen eleştirilere ‘aynı yanıt’ verilmiştir: ‘Onlar gazetecilikten yatmıyorlar.’ 30 yılda hayli ilerleme kaydettiğimiz açık!
Burada, dalkavuk yazar güruhuna bir soru yöneltmek gerekir: Halihazırdaki Devlet Başkanı, zamanında (1997 Aralık ayı), Siirt’te bir şiir okumuştur. Şiir, ‘Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler ise kışlamız’ sözlerini içeriyordu. Erdoğan, ‘halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği’ gerekçesiyle açılan davada (DGM), 10 ay hapis cezasına mahkûm olmuştur. Süreci, temyizi vs. anlatmaya gerek yok, sonuçta mahkûmiyet kararı verilmiştir.
Bu satırların yazarı, anayasa dersinde, milletvekili seçilme yeterliliği ve temel haklar konularını anlatırken, bu örnekten de yararlanmaktadır. 1998 yılında, Erdoğan’a verilen cezanın ‘ifade hürriyeti’ni ihlal ettiği kanısındaydı. Hala aynı kanıda. Konuşmanın içeriği bir felaketti ama bu öznel değerlendirme, verilen cezanın siyasi yönünü görmeye engel olmamalıdır.
Dalkavuklara sorum şu: Kendileri Erdoğan’ı nasıl tanımlıyor? Siyasi mücadele esnasında ‘ifade hürriyeti ihlal edilerek’ hapis cezası alan bir siyasetçi olarak mı; yoksa ‘halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmiş eski bir mahkûm’ olarak mı? Vicdanları olmadığı için ellerini herhangi bir yerlerine koysunlar ve bu soruyu yanıtlasınlar. Ardından, ‘Dündar ve Gül gazetecilik faaliyeti nedeniyle yargılanmıyorlar’ cümlesini bir kez daha kursunlar.
Tabii, bu soruyu boşa sorduğumun farkındayım. Yine de bu arsız yazar güruhuna, hiç olmazsa ne mal olduklarını ve nerede yaşadıklarını sık sık hatırlatmakta yarar var.