MUSTAFA ALP DAĞISTANL
Bu ülkede vahşet bardağı hiç taşmaz; bardağı taşıran bir damla imkansızdır. O bardak, şimdiki haliyle Türkiye, her tür yeni vahşete yer açacak kabiliyettedir, genişledikçe genişler.
Sonsuz bir dip
Aynı şekilde, dibe vurmak diye bir şey de yoktur; “Artık dibe vurduk” dediğiniz anda kesinlikle yanılmışsınızdır yine. Dibe vurmanın, sert bir düşmenin verdiği acı yoktur. Sonsuz bir dibi vardır bu vahşet ülkesinin.
Bu ülkede yaşayan bazılarında hiçbir durumda dibe bile vuramamanın verdiği acı kalır sadece, çaresizlik acıyı katmerler. Bardak hiçbir zaman taşmadığı, dip de hiç olmadığı için bir utanmazlık da vahşetle, yolsuzlukla, çürümeyle birlikte evrenin genişlemesi gibi genişler.
Ayakkabı kutularındaki paralar, Cumhurbaşkanı’nın oğlunun gemicikleri, Cumhurbaşkanı’nın yalanlarının kendi ağzından ortalığa dökülmesi, çocukların kurşunlanması, ‘güvenlik’ teşkilatının bir cinayet örgütü olarak faaliyet göstermesi, kadın cinayetleri, tecavüzler, iş cinayetleri, doğa ve tarih katliamları, yargısız infazlar, hukukun paspas edilmesi, iktidar partisinin elemanlarının medyaya saldırı düzenlemesi, gazetecilerin dövülmesi, başlarına silah dayanması… bunların hiçbiri son damla da olmadı, dibe vurma da.
En son Hacı Birlik’in polis aracıyla yerlerde sürüklenmesi de, bazıları ‘insanlığın yerlerde sürüklenmesi’ olarak görse bile ve gerçekten öyle olmasına rağmen, damla ve dip olmayacak; olur dediğimiz öncekiler de olmamıştı çünkü. “Yüzde 50’yi zor tutuyorum” diyen adam artık tutmuyor.
Ümit yok
Daha eskileri bilmiyorsak ve unuttuysak bile yakın tarihimizde de çok var bu örneklerden: Demirel’in yeğenleri, Özal’ın çocukları, Çiller’in ‘devlet için kurşun atan ve kurşun yiyen şereflileri’, Genelkurmay’ın ‘düşük yoğunluklu savaş’ı, Demirel’in “Bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz”i…
Ümit yok. Çünkü geride, bu ülkenin tarihinde ümit verici bir şey yok. Ümit verici olabilecek her şey boğulmuş, baltalanmış, yerlebir edilmiş, bir filiz bile bırakmayacak şekilde gömülmüş. Beş yüzyıldır temeli aynı sayılabilecek sorunlarla, benzer vahşetlerle yaşıyoruz; hiçbirini hakiki bir şekilde çözmeden, samimi bir çözüm çabası sarf etmeden.
Aynı beden, aynı kafa
Toz kondurmadığımız padişahlarımız vardı; rüşvet yiyen (III. Murad mesela), ortalığı kan gölüne çevirerek düzen kurmaya çalışan (IV. Murad mesela), sansürcülüğü rejimin alameti farikası haline getiren (II. Abdülhamid mesela)… Bunların hepsi sadece bugün AKP iktidarında değil, bütün Cumhuriyet döneminde vardı, varlığını korudu.
Yolsuzluk ve rüşvet vardı, adam kayırma vardı (adı ‘intisab sistemi’ydi), adaletsizlik vardı, yaygın zulüm vardı, devlet görevlilerinin hukuk tanımazlığı vardı, yoksulluk vardı, Cumhuriyet Türkiye’sinde de hepsi var. Yargı bağımsızlığı yoktu, Cumhuriyet Türkiye’sinde de yok.
Evet, 1853’te Çar I. Nikola Osmanlı Devleti için ‘hasta adam’ demişti, ama ondan 300 sene önce bir Osmanlı bürokratı ve aydını Gelibolulu Mustafa Âli demişti. Âli gibi düşünen başka Osmanlı münevverleri de çıktı sonra. Sorunları tespit ve teşhis etmede birleşiyor, şu yukarıda saydıklarımın ve bugün yaşadıklarımızın etrafında şeyler söylüyorlardı. Çözüm önerilerinde de çok temel bir ortak nokta vardı: Eski güzel, güçlü, her şeyin yerli yerinde olduğu günlere geri dönülmeliydi.
Kriz durumlarında hep olduğu gibi mutaassıp bir hareket de çıktı 16. yy’da: Kadızadeliler. Onlar da İslam’ın o şahane, bozulmamış günlerine dönmek istiyor, Şeriat kurallarını en katı yorumuyla uygulamayı vazediyorlardı.
Çözüm, Altın Çağ’a dönüştü. Ama o ‘eski’ o sorunları çıkarmıştı işte, orada aynı şekilde devam edilemiyordu zaten. Onun için Altın Çağ’dan çıkılmıştı. Sonra Batılılaşma reformları, getirdiği yeni ama eski gerilimler, sarığın yerini alan fesin altında aynı beden, aynı kafa (çok kaba geçtiğimin farkındayım)…
Sahte büyük devlet hortlatmaları
Şimdi bize önerilen ve en yaygın kabul gören iki öneri de yine Altın Çağ’a dönüş. Birileri Cumhuriyet’in tek-parti dönemine veya çapasını buradan milim kımıldatamayan bir yere. Cumhuriyet, evet, bir sıçramaydı, ama eski sorunlarla fena halde malul bir sıçrama…
Öbürü çok daha geniş ve derin başka bir cehennem; Tayyip Erdoğan’ın ağzından duyduğumuz “kadim devlet geleneğimiz”, İslam’ın akideleri, vs. veya Ahmet Davutoğlu’nun ağzından duyduğumuz “I. Dünya Savaşı’nda açılan parantezin şimdi kapanması” kabilinden Osmanlı ve üstelik sahte büyük devlet hortlatmaları.
Bir türlü yapılmayan yüzleşme
Hayır. Buralarda bizi kurtuluşa götürecek bir şey yok. O altın sayılan çağların umut vaadeden unsurları vardıysa bile çürüdü, üstelik o altın çağlar yaşanırken çürüdü, gömüldü. O altın çağlardan yaşanası bir ortam, o kadim devletten demokrasi, o saraylardan adalet, o külliyelerden bilim çıkamaz, çıkamadı.
Bu eskiyle, bu çürük, bu yoz, bu rezil ve vahşi eski’yle ancak yüzleşilebilirdi, hesaplaşılabilirdi ve bir türlü yapılmayan da bu oldu. Bir savaş, hiçbir zaman bir hesaplaşma (tarihinle ve kendinle) yerine geçemez. Öyle sandık. İstiklal Harbi, Osmanlı’yla hesaplaşma yerine geçiverdi. Rejim değişti, eski yapısal sorunlar yumağı yeni rejimin kıyafetlerine büründü. Çok-partili rejim de tek-parti diktatoryasıyla hesaplaşma yerine geçti, ama aynı zihniyet canlılığını yeni kıyafetlerle sürdürdü. Tayyip Erdoğan ‘kutsal sandık’la geldi ve gıcır gıcır bir kıyafete soktuğu köhne sorunları ve karakteri daha da abad etti.
Bu toplum yüzleşmekten korkar
Niye? Çünkü bu toplum yüzleşmekten korkar. Niye korkar? Çünkü yüzleşeceklerinin gerçekten korkunç şeyler olduğunu bilir. Böbürlenmeyi tercih eder onun için ve böbürlendiği şey bir leştir.
Öyle soykırım gibi büyük meselelere girmeyelim, eğer samimi bir şekilde ve gerçekten yüzleşebilseydi, işkence hala devam ediyor olabilir miydi? Süleyman Demirel bir zamanlar kendisinden nefret eden büyük kalabalıklar tarafından makbul adam sınıfına yükseltilebilir miydi? Ayakkabı kutuları laylaylomla geçiştirilebilir miydi? Anneler ölü çocuklarını evlerinin buzdolabında saklar mıydı? Gencecik kızlar namus diye, töre diye abileri ve amcaları tarafından dere kıyılarında katledilir miydi??????
Ama ben bu toplumun yüzleşmesinden de korkuyorum. Niye korktuğumu birkaç örnekle daha önce anlatmıştım. (“İşkenceyle yüzleşme yüzsüzlüğümüz”) O yazıda şunu demiştim: “İnkar büyük bir alçaklık, fakat bu toplumun yüzleşmesi daha alçakçadır. İnkar sahte bir buyurganlıkla, aslında iğreti bir yukardan bakmayla beraber gider, bu toplumun yüzleşmesi ise arsız ve azgın bir buyurganlığı şaha kaldıran kırbaçtır.” AKP’nin Ermenilerle yüzleşmesi de böyle oldu, Kürtler ve Alevilerle yüzleşmesi de. Bugün yapılanlara ve söylenenlere kulak kabartmak yeter bunu anlamak için.
Türkiye denen lağım çukuru
Şimdi şu son vahşiliklere, hukuk tanımazlıklara, adaletsizliklere, yozluklara, kulaklarını tıkasalar burunlarından, kıl diplerinden girecek bütün bu rezilliklere ve alçaklıklara seslerini çıkarmayan %40 (bir aritmetik büyüklük olarak ifade ettiğim için kusura bakmayın, çünkü hangi haltı ederse etsin önderlerinin arkasında duran bir aritmetik büyüklükten başka bir şey olarak görünmüyorlar), eskiden kendilerine gadrettiklerini düşündükleri zihniyetle böyle yüzsüz bir şekilde yüzleşti, böyle hesaplaştı ve azgın bir buyurganlığın sürmesine razı oldu, oluyor. İntikam ve rövanşizm hiçbir zaman yüzleşme, hesaplaşma olmamıştır.
‘Eski eziyet günlerine dönmekten korkuyoruz’ bahanesi de yeni eziyetleri desteklemeyi, onlara sessiz kalmayı haklı çıkaramaz. Türkiye denen bu lağım çukuru bu zihniyetle temizlenemez.
Tabii, şimdi azılı despotizm ve vahşet karşıtı görünen kalabalık da bugünlere gelinmesindeki payıyla ve kendi yüzleşmesiyle yüzleşmeli. Arkadaşım Dila’nın sekiz ay önce bir yazım üzerine Facebook’ta yazdığı şu yorum, onların durumunu gazeteciler üzerinden bir örnekle gayet ibret verici bir şekilde özetliyor: “Bugün benzer sözlerle Erdoğan siyasetine muhalefet eden medyanın, devlet-derin devlet ilişkilerinin, gözaltında kaybedilmelerin, işkencenin zirve yaptığı günlerde haşereli ekmek fırını basmayı uygun bulduğunu da ekleseydin cinayetleri görmezden gelme geleneğini teşvik edenlerin, katil olmaya razı gelenlerin adresi belli olurdu. Bugün Erdoğan karşıtları içinden demokrasi yandaşlarını seçsek korkarım geriye yine bir avuç insan kalır.”
Armut dibine düşer
Eski’de işimize yarayacak hiçbir şey yok. Yüzleşip, hesap sorup hesabını vereceğimiz şeyler var sadece. Yeni bir şey, bizde olmayan, belki şimdi bazı filizlerini gördüğümüz şeyler aramalıyız. Bunu da yüzleşmeden yapamayız, çünkü armut dibine düşer.
HDP, bizde olmayan o şeyi aradığı, onun peşinde olduğu için bir ümit ve şans işte. Özellikle eşbaşkan Selahattin Demirtaş, Gandhi’nin “Adaletsiz rejimi adaletle yıkınız ve alkışlar önüne kansız elle çıkınız” sözünü hatırlatıp şunu deme cesaretini gösterdikten sonra: “Biz bugüne kadar halkların yararına her kim olumlu ne iş yaptıysa, taş üstüne kim taş koymayı başardıysa onlara ancak teşekkür edebiliriz. Ama yolun bundan sonrasına HDP ile devam edeceğiz. Doğru, rejim değişecek ama adaletli bir rejim inşa edeceğiz. Eşitlikçi bir rejim inşa edeceğiz. (…) Kendinden sonraki nesillere en az sorun bırakan siyaset yaparsak başarıdan söz edilebilir.”
Armudun dibinde çok ceset, bir devlet kuşu leşi ve bunlara seyirci ve razı büyük bir kalabalık var.