Geçtiğimiz günlerde üst üste Alevileri doğrudan hedef alan açıklamalar gündeme geldi. İlk olarak Altan Tan, “Geleneksel Alevilerle bir sorun olmadığını”, asıl sorunun “Ali’siz Marksist Alevi kesim” olduğunu söyledi ve “bu kesimi” İslam’la hesaplaşmakla ve barış sürecini engellemekle suçladı.
Kendi ideolojik tercihlerine uygun olarak toplumun bir kesimini makbul görmek ve “gerçek” Aleviler olarak tanımlamak; gericiliğe karşı laikliği benimseyen, iktidarın din odaklı toplum tarifini kabul etmeyen; demokrasiyi, eşit yurttaşlık ve eşit yaşam hakkını savunanlarıysa “siyasal”, “Ali’siz”, “Marksist” sıfatlarıyla hedef almak; bu çağda bunu bu denli net ve fütursuzca ifade etmek en hafifinden açık bir ayrımcılıktır.
Ali’siz Alevilik tanımını ayrımcı bir siyasal yaftaya dönüştürerek kullanan Erdoğan’dı. Yıllarca TBMM’de ezilmiş, baskılanmış Kürt toplumunun hakları için iktidarın ayrımcı politikalarına karşı duruş sergileyen muhalif siyasi partilerin çatısı altında siyaset yapan, o halkın vekili olmuş birinin bugün iktidarın görmek istediği biçimiyle bir inancın, felsefenin ve yaşam tercihinin sınırlarını dışarıdan çizerek bambaşka bir ideolojiye hizmet etmesi azımsanacak bir makas değişimi değil. Yine de kimin gerçek, kimin sahte olduğuna hükmetmek hiç kimsenin hakkı da haddi de olamaz.
Alevilerin siyasal tercihlerini ve hak arayışlarını “İslam’la hesaplaşma” olarak sunmak, onları bir kez daha toplumun şüpheli ve düşman kesimi hâline getirmektir. Alevilerin eşit yurttaşlık ve demokrasi talebini dine düşmanlık gibi göstermek bu ülkede hiç de masum bir tartışma değil. Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın ve Gazi’nin nasıl hazırlandığını ve cezasızlık geleneğini bilenler için bu dilin varabileceği yer açıktır.
Altan Tan’ın sözlerinin hemen ardından gazeteci Kemal Öztürk, NTV ekranında Suriye’deki Arap Alevilerini hedef alarak “Bu Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir diyesiniz geliyor” diyebildi. Ardından “Ama bakın intikam almadılar” demesi önceki cümleyi ortadan kaldırmıyor. Toplumun bir kesimini, bir inanç grubunu toptan suçlu ilan edip katledilmesini yerinde gösterecek duyguyu meşrulaştırdıktan sonra kurulan hiçbir cümle bunun mazereti olamaz.
Üstelik bu sözler Suriye’de Alevilerin can güvenliğinin ağır tehdit altında olduğu, her gün katliam haberlerinin geldiği bir dönemde söyleniyor. Uluslararası Af Örgütü, yönetime bağlı silahlı grupların kıyı bölgelerinde Alevi sivilleri kimlikleri nedeniyle kasten öldürdüğünü ve bu saldırıların savaş suçu olarak soruşturulması gerektiğini açıkladı. Birleşmiş Milletler Suriye Araştırma Komisyonu, Mart 2025’teki yaygın şiddet sırasında savaş suçu niteliği taşıyabilecek öldürmeler, işkence, kötü muamele ve yağma vakaları saptadı. Temmuz 2026 tarihli Uluslararası Af Örgütü raporu ise Alevi kadınların ve kız çocuklarının kaçırılmaya, kaybedilmeye ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı hâlâ korunamadığını ortaya koyuyor.
Böyle bir ortamda bu cümle hafife alınamaz. Şiddetin hedefindeki bir topluluğun yaşam hakkını tartışmaya açmak, devam eden suçları meşrulaştırabilecek bir nefret söylemidir.
Bu nedenlerle Alevilere yönelik peş peşe gelen bu sözlere tek tek “münferit” çıkışlar olarak bakamayız. Karşımızda birbirinden bağımsız densizlikler değil, uzun süredir cezasızlıkla beslenen bir nefret ikliminin yeni tezahürleri var.
Zeynep Altıok Akatlı’nın yazısı