Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişki, yarım kalmış bir köprüye benzetilebilir. Bir ucu Ankara’da, diğer ucu Brüksel’de uzanan bu köprü, zaman zaman sağlam taşlarla örülmüş, zaman zaman da siyasi rüzgârlarla çatlamış. Bugün hâlâ konuşuluyor, ayakta ama tamamlanmayı bekliyor.
Bir zamanlar televizyonlarda sıkça Türkiye-AB ilişkilerini anlattığım ve o dönemde “Zeynel Lüle Brüksel’den bildiriyor” diye kulaklarda kalan zamanları hatırlıyorum. 30 yılı aşkın bir süre Strasbourg ve Brüksel’de ve daha sonra da Türkiye’de gazeteci olarak emek verdiğim yıllar…
Müzakerelerin başlamasıyla hız kazanacağını düşündüğümüz ilişkiler, iki tarafın da ‘ipe un sermesiyle’ adeta demokrasiye inananları hayal kırıklığına uğrattı. Emekler boşa gitti, AKP iktidarı ve Avrupa’daki ırkçıların ekmeğine yağ sürüldü. AKP Türkiye’de, AB’nin baskısından kurtulup demokrasiyi askıya aldı, Türkiye’nin ‘Müslüman’ çoğunluğunu bahane ederek üyeliğine karşı çıkan Avrupalı sağcılar da Türkiye defterinin kapanması konusunda istediklerini elde ettiler.
Türkiye-AB ilişkileri, bir zamanlar tam üyelik hayaliyle parlayan bir yolculuktu. Bugün ise göç mutabakatları, enerji projeleri ve ticaret rakamlarıyla sınırlı bir ortaklık gerçeği yaşanıyor. Avrupa, Türkiye’yi yalnızca kriz anlarında hatırlıyor; Türkiye ise Avrupa’yı hâlâ bir ufuk olarak görüyor. Bu karşılıklı tereddüt, köprünün ortasında bekleyen iki tarafı hareketsiz bırakıyor.