Tarihin ve ülke siyasetinin her döneminde politikacıların rolü olduğu kadar, politikanın kendi muhtevasının da önemli bir yeri olduğu gerçeğine eğilelim biraz da.
Örneğin ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu hale gelmesinde, acaba hep genel başkanların ve onların parti içi icraatının mı, yoksa CHP’nin bir türlü “özgün bir politika çizgisine sahip olamamasının” mı daha büyük rolü var, bunu da tartışmak gerek.
Dünyanın her yerinde, solda da olsa sağda da olsa siyasi partiler içinde “lider ve liderlik anlaşıyının” yani politikacının rolü elbette yadsınamaz. Ancak, partiye ve parti üzerinden de ülkenin geleceğine yön tayin eden esas meselenin “politika” olduğunu unutmamalıyız. Bunu “es” geçersek, CHP’nin içine düştüğü “Deniz mi? Kemal mi? Özgür mü? (hattâ Ekrem mi?)” kısır tartışmasının içinden çıkılamaz.
CHP, on yıllardır “piyasacı – sağcı – NATO’cu” ve son çeyrek yüzyılda da emperyalizmin aparatı “İslamo – faşist” siyasete alternatif olarak seçmen kitlesinin teveccühünü kazanabilmekte neden bir nevi istikrarlı biçimde “başarısız” olduğu (ya da tersten okursak başarısız olmakta ısrar ettiği) gerçeğine kafa yormalıdır.
Bugün itibarıyla herkes, son menfur siyasi (ve hatta polis marifetiyle kolluk gücünün de karıştığı) darbenin neticelerini, koltuğa kimin ne kadar süreyle oturacağı, Parti Meclisi toplantısında kimin daha fazla oy alabileceği, hangi kongrenin geçerli hangisinin geçersiz sayılabileceği, “kimin daha fazla askeri olduğu” gibi konuları tartışmak yerine, yukarıda saydığım “politikalara” yoğunlaşmış bir CHP ve tabii ülke bambaşka bir yerde olabilirdi.