
BAHADIR KAYNAK
bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr
Gündemi işgal eden, yeraltı dünyası-siyaset ilişkisine dair tartışmaların önemli bir kısmı içerideki güç dengeleri ve rant kavgalarıyla ilgili. Bir zamanlar iktidar blokunun içinde yer alanlar, bir kenara atılınca eski defterleri açıp intikam almaya ya da bildiklerini pazarlık unsuru olarak kullanmaya çalışıyor.
İktidarın parçalı yapısının ekonomik çıkarlarla ilgili bir tarafı olduğu doğru ancak bir de bugün popüler tartışmaların gölgesinde kalan, daha derin ama anlamlı dünya görüşü farkları var. Türkiye’nin dünya siyasetindeki yerine, dış politikadaki önceliklerine ilişkin derin görüş ayrılıkları sadece iktidarla muhalefet arasında değil, aynı zamanda bu blokların içinde de mevcut.
Yeni cumhurbaşkanlığı sistemiyle beraber siyasi erkin tek bir kişinin elinde toplandığı, güçler ayrılığının, hukukun üstünlüğünün ciddi bir darbe yediği konuşulur oldu. Böylesine güç temerküz ettiren bir aktörün dış politikayı da tek elden istediği şekilde çekip çevirmesi beklenir. Oysa bugün baktığımızda iktidarın derin ortaklarının birçok konuda olduğu gibi dış politika yöneliminde de söz sahibi olduğu görünüyor. Bu, uluslararası zeminde manevra yapmaya çalışan Erdoğan üzerinde sınırlayıcı bir etki yaratıyor olabilir. 20 yıla yakın süredir iktidarı elinde tutan bir siyasetçinin bugüne kadarki yolculuğu, bu kısıtlar altında nereye yol almak istediğini anlamak için önemli.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonundan bugüne kadar izlenen politikaların bir dökümünü yaptığımızda, neredeyse tüm alternatiflerin denendiğini ve her bir denemenin aynı hevesle savunulmasıyla kalınmayıp karşıt görüşlerin şeytanlaştırıldığını da gördük.
İlk yıllarında AB adaylığı sürecine, Batı’yla ittifak ilişkilerine gönülden bağlı bir iktidar partisi hatırlıyoruz. İkinci Körfez Savaşı yaklaşırken ABD askerlerinin Türkiye topraklarından geçmesi, hatta konuşlanmasına ilişkin 1 Mart tezkeresinin başta Erdoğan olmak üzere iktidar partisinin önemli bir kesimi tarafından desteklendiği bir gerçek. Parti içinden belirli bir grubun muhalefetle birlikte hareket etmesi sonucu 1 Mart tezkeresinin kabul edilmemesi Erdoğan’ın uzunca bir süre ABD ile uyumlu hareket edilmesini tercih ettiği gerçeğini değiştirmiyor. AB müzakerelerinin başladıktan hemen sonra tavsaması, 2009 yılından itibaren Gazze krizi nedeniyle İsrail’le ilişkilerin kopuş noktasına gelmesi de tam bir kırılmaya yol açmamıştı. Obama’nın ilk dönemi ABD ile ilişkilerin olumlu seyrettiği, Türkiye’nin bölge ülkelerine örnek gösterilmeye devam ettiği bir zaman dilimiydi.
Arap Baharı’na bu pozitif atmosferde girildi, büyük Ortadoğu bölgesini etkisi altına alan demokratik dalgaların Türkiye’ye ve bilhassa iktidara itibar getireceği, elini güçlendireceği varsayıldı. Bu dönemde ABD’nin bölgedeki emperyalist politikalarına ilişkin iktidar mahfillerinden pek bir ifade duyamadık. Ancak Suriye kırılması, ABD’nin bölgedeki niyetlerine ilişkin ani bir kanaat değişikliğine neden oldu. Bu değişiklik iç politikada da yeni bir ittifak kurulmasına, Batı karşıtı milliyetçi unsurların muavin koltuğuna geçmesine yol açtı.
Son beş altı seneye damgasını vuran bu yeni kurguyu iktidar içinde farklı gerekçelerle destekleyen iki ayrı grup olduğunu düşünüyorum.
Birincisi Kürt meselesinden dolayı ABD’nin kategorik olarak Türkiye karşıtı bir pozisyon aldığını ve uzlaşma zemini bulunmadığını düşünen milliyetçi çevreler. Bu grup Rusya ve Çin gibi sistemi zorlayan aktörlerle işbirliği yapılarak ABD politikalarına direnilmesi önerisiyle geldi ve bilhassa 15 Temmuz sonrasında dış politika yapımında etkili oldu.
İkinci grup ise benzer bir noktadan hareketle bölgede Rusya ve İran gibi aktörlerle yakınlaşmayı destekledi ancak bunu Batılı müttefiklerimizi kendi çizgimize çekmek için bir manevra olarak tasarladı. Nasıl ki Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan kriz Sovyetler Birliği’ne yaslanılarak savuşturulmuştu, benzer biçimde ABD ve Avrupa ile yaşanılan sıkıntılarda Rusya’nın varlığı bir manivela olarak kullanılabilirdi. Sonra Batı ile bir anlaşma zemini bulunduğunda, tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi geleneksel ittifakımıza geri dönüş yapılabilecekti. Dolayısıyla birisi daha köşeli, diğeri daha pragmatik iki çizgi birkaç senelik kısa bir zaman diliminde çakıştı.
Ancak Ankara’nın tutturduğu bu yeni yolun tahminlerin ötesinde zorluklarla dolu olduğu, Rusya’yla eşgüdüm sağlanmasının sanıldığı kadar da kolay olmadığı zamanla görülmeye başladı. Dolayısıyla aralarında Erdoğan’ın da bulunduğunu düşündüğüm ikinci grup umulan sonuçları vermeyen ABD’yle çekişme politikasından geri adım atma noktasına geldi. Kasım seçimlerinden beri Biden yönetimine verilen sıcak mesajlar, diyalog arayışları bunun sonucu olarak düşünülebilir. Bir zamanlar ABD’yi kendi pozisyonumuza çekmek amacıyla alınan S-400ler konusunda müzakereye bu denli açık oluşumuz, bu manevranın önemli belirtilerinden biri. Ayrıca Biden’ın 24 Nisan konuşmasında ‘soykırım’ kelimesini kullanmasının Erdoğan tarafından düpedüz pas geçilmesini de unutmayalım.
İktidardan gelen bütün bu politika değişikliği sinyallerine rağmen ABD tarafında henüz bir yumuşama emaresi yok. Washington’u zorlamak için yapılan hamlelerin günün sonunda bizi köşeye sıkıştırmış olması, Rusya’yla beraber hareket etmeye kalkıp çelişkilerimizi daha da şiddetlendirmemiz elbette not ediliyor. Poker masasında elini gösteren Türkiye’nin pazarlık gücü beş sene öncesine göre daha düşük.
Biden yönetimiyle kapalı kapılar ardında mesafe kat ediliyor olabilir ama somut bir ilerlemeyi açık mecralarda gözlemleyemiyoruz. ABD’nin taleplerinin karşılanması sadece S-400 konusunda değil, Fırat’ın doğusundaki unsurlarla ilişkilerde de esnemeleri gerektireceğinden iç politikayı de ilgilendiren bir boyutu olacaktır.
İşte bu noktada gündemi yangın yerine çeviren olaylara ve iktidar bloku içindeki çatlama emarelerine geliyoruz. Eğer Erdoğan Biden’la uyum sağlamak adına Suriye’de ve Kürt meselesinde adım atmayı planlıyorsa bu manevranın içerideki paydaşlarıyla dikişleri attırması şaşırtıcı olmaz. Cumhurbaşkanının siyasi kariyerine baktığımızda ABD’yle çelişkilerinin konjonktürel olduğunu, aslında uyum içinde çalışma seçeneği olsa onu tercih edeceğini tahmin edebiliriz. Yani içeride rant kavgaları bir yana, dış politikada tercih aşamasına gelinmesinin bile başlı başına bir yol ayrımı getirebileceği söylenebilir.
Biden yönetimiyle ilişkileri düzeltme konusunda iktidarın neden bir aciliyet içinde olduğu ayrı bir yazıda ele alınabilir. Sadece genel hatlarıyla ekonomik gidişatın Batı’yla kavgayı sürdürülemez hale getirdiğini ve ayrıca 2015 yılından beri sürdürülen dış politikanın istenilen sonuçları üretme konusunda oldukça başarısız olduğunu belirtmekle yetinelim.
Eldeki somut koşullar Ankara’yı tekrar Batı istikametine doğru bir çarka zorluyor. Geminin bu manevrayı yapacak kapasitede olup olmadığı ayrı bir konu. Önümüzdeki dönemde bir iktidar değişikliği yaşanması halinde yeni yönetim de aynı sorunlara çözüm bulmak zorunda kalacak. Şimdiden ABD ile açılan makasın nasıl kapatılacağına dair sadece Erdoğan’ın değil, önümüzdeki dönemde iktidara gelmeye her zamankinden daha yakın muhalif siyasetçilerin de planlama yaptığını tahmin edebiliyorum.