

BEHZAT ŞAHİN
Maçın daha 25’inci saniyesinde, yan masamızdaki dört gençten biri, iki kolu havada, sevinçle “Goool” diye zıpladı. Sonra kendini frenleyip bize dönerek açıklama yapma gereği hissetti:
“Konyalı değilim!”
Bu açıklama bana hiçbir şey ifade etmedi; olabilirsin de… Zaten futboldan anlamıyorum; hatta henüz başlayan maçın tarafları kimler, onun bile idrakinde değilim. Ama en azından, 25’inci saniyede atılan golün kıymetli bir şey olduğunu anlayabilirim. Ondan sevinmiştir zaar.
Meğer daha geçerli bir gerekçesi varmış. İlk yarı için ‘Karşılıklı gol olur‘ oynamış.
Eyüp’le tanıştıracağım sizi de yan masadaki çocukla empati kurdum, bir gözüm ekranda. Zaten aynısından beş tane daha var, nereye dönsen maç görüş alanında.
İçerenköy’de bir meyhanede, Çalı Ocakbaşı&Restaurant’dayız. Ama biraz bekleyin lütfen, şu ilk yarı bitsin, masa komşumun kuponu kazansın, burayı da anlatacağım.

Maç Konyaspor ile Fenerbahçe arasında. İkinci golü Fener attı. 14’üncü dakika. Bizimki daha da sevinçli, kabı kabına sığmıyor. Sonraki yine Fener’den geldi; 25’inci dakika. Sevincimiz biraz gölgelendi ama ne demişler, maç 90 dakika. Biz bu arada rakıyı yarıladık neredeyse.

Beklediğimiz gol 44’üncü dakikada geldi. Bizimki havalarda. İlk yarı bu skorla biterse 21 bin lira kazanacak. Sonraki bir dakika bitmek bilmedi. Neyse, ilk yarı bitti, bizimki bütün masanın hesabını ödedi, ikinci yarı başlamışken kalktılar. Onlar gidince benim de dikkatim dağıldı, maç kaç kaç bitti, ona bile bakmadım.
Şimdi başa dönelim. Çalı Ocakbaşı uzun zamandır listemdeydi. Arkadaşlarımdan öneren de olmuştu, müdavimlerinden sosyal medya üzerinden davet eden de.
Çok sayın genel yayın yönetmenim Eyüp’le (Özel) tanıştırayım sizi. Kendisi Yacht Türkiye dergisinin başında. Şimdi nasıl meyhane köşelerinden yazıyorsam, bir zamanlar da deniz köşelerinden yazıyordum. Teknede yaşarken ‘Cibalikapı Balıkçısı‘ başlığı altında denizde yaşamla ilgili bir köşem vardı Yacht Türkiye’de.

Dergi, Mecidiyeköy’deki Trump Towers’da. Önünde buluştuk. Metrobüsle Uzunçayır durağına, oradan da Kadıköy-Sabiha Gökçen metrosuna geçtik. Bostancı durağında inip Google haritalara başvurduk. Otobüsle 13, yürüyerek 18 dakika veriyor. Yürüdük.
Çalı Restaurant&Ocakbaşı İçerenköy Karslı Ahmet Caddesi ile Başak Sokak köşesindeki binanın altında. Giriş kapısı tam köşede, girişin karşısı ocakbaşı. Salon sol tarafta, oradan da sağ tarafa doğru tekrar genişliyor. Burada da bar, tuvaletler, geniş mutfak var. 25 kadar masa taşıyıcı kolonlar arasına düzenli yerleştirilmiş. Geldiğimizde birkaç masa doluydu, çoğu tek başına bira içiyor. İki de rakı masası var.

Teşrifata gerek yok, istediğimiz yere oturabilirmişiz. Duvar dibinde, neredeyse bütün salona hâkim masayı tercih ettik tabii ki. Salonun uzun tarafı caddeye hâkim, pencereler tül perdeyle örtülü. Kırmızı pötikare masa örtülerinin üstü camla korunmuş. Bir bira paylaştık önce, mavi kurumsal renklinin fıçısı dahil bazı çeşitleri var. Tercihimiz malt.

Ekranlarda ÇRM-İST maçı var. Hangi takımlar bilemedim. Zaten birazdan Şanlıurfa Hipodromu koşularına bağlandık. At yarışı yayını bulunan meyhane ile ganyan bayii arasında simbiyoz bir ilişki var bence. Hava karardığı için göremedim ama, bahse girerim 100 metre yarıçapta bir de ganyan bayisi vardır.
Daha rakıya geçmeden tuvaleti ziyaret ettim, iki pisuvar, bir alaturka kabin. Temiz.

Mezeler ne dolaptan seçiliyor, ne tepsiden. Garsonun sayma hızını yakaladığımız kadarıyla şakşuka, Arnavut ciğer, beyin söğüş, kuru cacık, zeytinyağlı kereviz, acılı ezme söyledik. Yarımşar porsiyon olabilir mi? Hiç olmazlanmadılar. Bir de 50’lik.
Eyüp, hafta başı olduğu için akşamın sakin geçeceğini düşünüyor, bana sorarsanız henüz erken. Tam bir mahalle meyhanesi havası var, biz erken geldik.
Nitekim haklı çıktım.
Konyaspor-Fenerbahçe maçı başladığında boş masa kalmamıştı. İşte bizim komşu masa da maç başlamadan biraz önce geldi.
Mezelerden pek memnunuz. Tazelik ve kalite sorunu yok. Arnavut ciğer ve beyin söğüş kıvamında. Kereviz biraz fazla pişmiş olsa da dert değil. Acılı ezme taze. Kaşık salata geldi. İkrammış. Yemesek eksik kalırmışız; tazecik, lezzetli, dengeli. Bayıldık.

Komşu masa 21 bin lirayı kazanıp kalktığında biz artık ana yemeklere geçtik, yoksa bu heyecanla tadı çıkmayacaktı. Adana söyledik önden. İyi ızgara edilmiş, ama kıymadan. Kuzu şiş ağzımızda dağıldı. Daha yiyesimiz var, et sote önerdiler. İyi ki önermişler. Ciğer şiş yemesek olmaz. O da gelsin. Pek memnunuz seçimlerimizden.

Ocakbaşı ama havalandırma çok iyi, derken, elektrikler kesildi. Neyse ki maç bitmişti.

Masalar kalkmaya başladı. Biz de geçe kalmayalım, yol uzun. Başta kendimi tanıtmıştım ama yoğunluktan konuşamamıştık. Üç kardeş işletiyor burayı; Yusuf (58), Hasan (51), Hüseyin (50) Yıldırım. Antepliler. 26 yıl önce Mustafa Öztürk’ten devralmışlar. Onlardan önce de en az 10-15 yılı varmış. Çalı adını devam ettirmişler ama neden Çalı, bilinmiyor. 35-40 yıllık mekân demek ki.

Her gün 13:00-01:00 saatlerinde servis veriyorlar, elektrik kesilmezse tabii. Sadece kandillerde kapalı.
Hesabımız 3 bin 800 lira. Ama iyi yedik. Bira 120, 35’lik 875, mezeler 100, zeytinyağlı 125, Arnavut 320, beyin 200, Adana 325, kuzu 400, et sote 400, ciğer 400 lira. Biz yemedik ama balık da varmış.
Çalı’yla ilgili Eyüp’ün yorumu ise şöyle:
“Ocakbaşı, benim bayıldığım bir konsepttir. Perhizim yüzünden de en az gittiğim yerdir. Çalı Restaurant, ocakbaşı konseptiyle daha ilk başta aklımı çeldi. Neyle karşılaşacağımı bilmeden… Kalabalık masaları, maç izlenen ortamı ve samimi havasıyla tam bir mahalle meyhanesi. Yediklerimin tamamına yakınını beğendim diyebilirim. Behzat’ın seçtiği mezelerden kereviz, ciğer, şakşuka gayet iyiydi. Alametifarikası ‘ocak’ lezzetleri ise hayli başarılıydı. Kuzu şiş, Adana kebap ve ciğer şiş de gayet lezzetliydi ve kıvamında pişmişti. Ama et sote ayrı bir güzeldi. İçindeki sebzelerin ete verdiği tat, çocukluğumda damağımda kalan sac kavurmaları anımsattı. Müşterileri tamamen erkek, üstelik maç da vardı ama ortam sakin ve samimiydi.”

Çıkmadan evvel en yakın metro istasyonunu sorduk. Uzakmış, taksi bulmak da zormuş. Yusuf bey, oğlu Mustafa’ya araba anahtarını verip Bostancı metro istasyonuna bıraktırdı bizi. Öyle de samimi bir misafirperverlikle…