Yazar Nermin Yıldırım: Bir keder yumağının içindeyiz

ADALET ÇAVDAR

@AdaletCavdar

Ekim ayında yeni romanı ‘Misafir’i yayınlayan Nermin Yıldırım, bugüne dair yaşadığımız zihin karmaşalarını genç bir kadının ağzından bir akıl hastanesinden, orta yaşlı bir kadının ağzından bir evin içinden anlatıyor. Kim akıllı kim hasta ortalık elbette biraz karışıyor.

Bir düz okuma ile bir akıl hastanesi romanı olarak tanımlanabilir ‘Misafir’, ama satır aralarında okurun aklına sızmaya çıkan aslında bugüne dair meseleler var. Neden delirdik, nasıl delirdik, kendimizin ve birbirimizin yüzünü neden ve nasıl unuttuk gibi soruları düşünmemizi sağlıyor.

İstanbul-Barselona hattı üzerinde gidip gelerek yaşayan Yıldırım ile ‘Misafir’ üzerine ve misafir olmak, iktidarın bize ettikleri ve delirmeye nasıl imkan bulduğumuz hakkında konuştuk.

Fotoğraflar: Kiraz Demirezen

‘Misafir’ nasıl ortaya çıktı? Kitabın derdi sizin derdiniz haline nasıl dönüştü?

Tek tek hayatlarımızda yaşadıklarımız, kişisel göründüklerinde dahi zamanın ruhundan ve coğrafyanın ikliminden bağımsız gelişmiyor. Beni ‘Misafir’i yazmaya iten duygu da en temelde oralardan yükseliyordu.

İnsanlar bu kadar gam, keder ve acıyla sadece bu ülkenin sınırları içerisinde değil, dünyanın pek çok yerinde yaşamaya devam ediyorlar. Buna kader denir mi? Yeryüzü sizce neden ve nasıl bu kadar acıyla yaşamaya devam ediyor?

Bana sorarsanız bir kaderin değil, kader deyip geçemeyeceğimiz, kabullenmek suretiyle normalleştiremeyeceğimiz, bir tür keder yumağının içindeyiz. Dünyanın halini kader olarak görüp kabullenerek, hayatın uzun bir düşüşten ibaret olduğuna ikna olmayı seçersek, o hayata da, kendimize de katlanamaz hale geliriz. Düşüşümüzle yüzleşmeliyiz elbette. Ama bu yüzleşme düştüğümüz yerden doğrulmakla ilgili bir tür umut da barındırmalı.

Peki misafirlik duygusu nasıl bir duygu? Siz yıllardır kendi büyüdüğünüz ülkenin dışında yaşıyorsunuz? Neresi ev, neresi yuva, neresi sıla?

Misafirliğin neye benzediğini hepimiz, doğduğu yerden hiç ayrılmamış olanlarımız da biliyor aslında. Sonuçta sahibi gibi davranma cüretini göstersek de bu dünyada hepimiz misafiriz. Misafirlik neşe ihtiva eder ama sonuçta bütünüyle ait olmadığın yerde bulunmaktan kaynaklanan bir tür huzursuzluk da barındırır.

‘Kimse kendi kendine delirmiyor’

Ben şahsi tecrübemde kendimi vardığım yerlerden ziyade yola ilk çıktığım yere ait hissediyorum. Nereye gidersem gideyim, geldiğim yerle bağımı koparmayı, zihnen ve kalben oradan uzak düşmeyi reddettim. Fakat ev duygusu başka bir şey. Ev, benim için kolay varılamayacak uzak bir yerde. Aslında varacağımız bir yer değil, içimizde taşıdığımız bir şey olmalı ev. Ama galiba hepimiz kalbimizde bir eve yer açacak kadar şanslı değiliz.

İnsanın insanı görmezden gelmesiyle mi delirdik, yoksa kendi kendimize kalarak mı? Yalnızlık mı, kalabalık mı delirtti bizi? Artık normalimiz mi bu?

Birbirimizi görmezden gelip yalnız bırakarak elbirliğiyle delirdik bence. Kimse kendi kendine delirmiyor. Bu yolda ona yardım edecek birileri muhakkak çıkıyor. Hayır, normalimiz bu değil. Normalimiz bu olsaydı bunca rahatsızlık duymazdık. Aklımız, bedenimiz tepki verip isyan etmezdi. Bir yerde yanlış yaptığımızı, bir şeyleri yanlış yaşadığımızı pekâlâ biliyoruz.

Sizce insanlar akıllarından önce neyi kaybetti? Ve artık bundan sonrasında ne yapılabilir?

Akıl durduk yere kaçıp gitmedi elbette. Kişisel hayatların çoğu darmaduman. Ama onun gerisinde daha büyük toplumsal bir parçalanmışlık var. Büyük travmalar atlattık. Daha doğrusu atlatamadık. Aksımız kaydı bizim. İçimiz kanadı, aklımız yerinden oynadı. Ama her şeye rağmen hayata tutunmaya devam etmek zorundaydık. Hayat devam ediyor dedik. Evet, hayat devam ediyordu, fakat artık o bildiğimiz hayata pek benzemiyordu. Yasımızı tutarken afili cümlelere sığınıyor, “Unutursak kalbimiz kurusun” filan diyorduk. Unutmadık da aslında ama alışmış gibi yaptık.

Ruhlarımız orta yerinden yarıldı kaldı. Kalp kurumasından ne anlıyorsak artık, diye diye o oldu galiba işte. Bütün bunların sonunda zemin ayaklarımızın altından fena kaydı ve pek çok şeyi kaybettik ama en temelde birbirimize duyduğumuz şefkati ve merhameti kaybettiğimizi düşünüyorum. Elbette farklı fikirlerimiz, ideolojilerimiz, inançlarımız, yaşam biçimlerimiz var, sağlıklı bir toplumda olağan olan da budur zaten. Sağlıksız olan, onları birbirimize dayatma biçimlerimiz. Toplumsal kutuplaşma keskinleştikçe dilden duyguya bir tür zehirlenme yaşadık ve birbirimizi anlamaya, anlaşmaya yönelik bir dil ve duygu geliştiremez olduk. Kaba saba, tahammülsüz, sevgisiz, saygısız, zorba  insanlara dönüştük ya da içimizde zaten taşıdığımız kötücül minik parçalarımız gürbüzleşip dışarı taşıverdi.

Zarafete, nezakete, önü arkası sorgulanmayan basit bir selama, güler yüze hasret kaldık. Şefkat duygumuzla birlikte birbirimizi de kaybettik. Bütün bu hikâye içinde kendimizi de kaybetmemiz şaşırtıcı değil.

‘Özgürlük mücadelesi tutsaklığın fark edilmesiyle başlıyor’

Misafir’in içinde aslında ayrı ayrı iki kadının hikâyesi var, Esin ve Rikkat. Bu iki kadın evi ve misafirliği farklı farklı tanımlıyorlar bize. Ayrıca kimin akıllı, kimin deli olduğuna dair başka göstergeleri var. Sonuçta birbirlerinden bir şifa üretmeyi akıl ediyorlar. Bu iki kadından biri bir akıl hastanesine, diğeri bir eve tutsak. Bu tutsaklıklar neyi ifade ediyor?

Esin adına ‘ev’ dediğimiz akıl hastanesinin içindeki hastalardan biri, 19 yaşındaki genç bir kadın. Rikkat Abla ise orada hemşire, 60 yaşında bir kadın. Ortada bir fiziksel tutsaklık var ve başlangıçta kahramanlardan biri tutsak edilen, diğeri de tutsak eden gibi görünüyor. Ama hikâye ilerledikçe Rikkat Abla’nın duvarların öte yanındaki sözüm ona normal dünyada yaşadığı başka türlü bir esareti de görmeye başlıyoruz. Esin Ev’in duvarları arasında tutsak edilmişken, Rikkat toplumsal ve kişisel başta türlü hesapların, kaygıların, baskıların tutsağı olmuştur. Esin kendi önüne dikilmiş duvarlarını görüp tanımlarken Rikkat bunu yapamaz. Yani Esin’in kaçma ve kurtulma umudu varken, Rikkat’in yoktur. Ta ki kendi duvarlarını fark edip tanımlayana kadar…

Özetle farkında olduğumuz ve olmadığımız türlü tutsaklıklar yaşadığımızı söyleyebilirim. İlk bakışta görünmeyenler çok daha fazla… Özgürlük mücadelesiyse ancak tutsaklığın fark edilmesiyle başlayabiliyor. Korku esaretin çekirdeği. Modern dünya bizi her şeyden evvel kendi içimize hapsediyor. Üstelik kaybedecek pek az şeyimiz olduğu halde, bizi daima kaybetmekle, elimizdekileri yitirmekle korkutmaya çalışıyor. Dünya bize yalan söylüyor.

Mekân, iktidar ve akıl üzerine çalıştığınız Misafir’in her satırından anlaşılıyor. Foucault ve ‘Panopticon’un esinlenmeleri romanınız içerisinde görülüyor. Bu fikirlerin bir roman içinde sunulması sizin için nasıl bir çalışma süreciydi?

Yazma aşamasına geçmeden evvel, kabaca okumalar ve görüşmeler diye ayırabileceğim iki ayaklı bir çalışma yürüttüm. Akıl hastanelerine hasta ya da doktor olarak yolu düşmüş pek çok kişiyle görüştüm. Felsefeden klinik psikolojiye çeşitli okumalar yaparak, elimden geldiğince meselenin içine girmeye, mümkün olduğunca farklı perspektiften bakmaya çalıştım. Bütün yollar beni normal ve anormal arasındaki zaman zaman pek kalın ama bir yandan da daima muğlak çizgiye çıkarıyordu.

Deliliği tarihsel düzlemi içinde ele alırken, dediğiniz gibi bilhassa Foucault’nun çalışmalarından çok yararlandım. Ev’in içindeki ve dışındaki insanların birbirleriyle ve iktidarla kurdukları ilişkiden, Ev’in mimari yapısına kadar kaynaklık etti bana Foucault.

İktidarın dilinde bu kadar çok beden, kadın, aile, ev kelimelerinin olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadının kimliği, aidiyeti, sınırları, yükümlülükleri vs. hakkında böyle rahat ve iştahla konuşulmasını şiddetin ta kendisi olarak görüyorum. Toplum inşasının temel alanlarından biri olarak görülüyor kadın ve bedeni. Ne var k kadın ruhu ve bedeni savaş ganimeti değil, paylaştırılamaz, sahiplenilemez, hükmedilemez. Birilerinin ha bire bizi tanımlayıp daracık kalıplara sıkıştırmaya çalışması hoş görülemez. Her mevzunun dönüp dolaşıp iki yüzlü bir ahlak anlayışı üzerinden bedenimize bağlanmasında hastalıklı bir yan buluyorum. Acil şifalar diliyorum.

Misafir’in bir diğer konusu da kimliksizleşmek/kimliksizleştirmek. Akıl hastanesine insanların kapatılması da buna bir etken. Ya da kitabın içerisinde yer alan maske yapma/yapmaya çalışma sahneleri. İnsanların yüzlerini yapamamaları. Tek tipleştirmekten ziyade unutmak, unutturulmak. Bu aslında bugün Türkiye’nin herhangi bir sokağında olan şey/hal. Sizce iktidarlar insanlara neyi unuttururlar? Kimliksizleştirmek neden önemlidir ya da kimlik ne demektir? Bana kimi zaman insanlar düşünmeyi ve sorgulamayı unutmuşlar geliyor.

Ev’dekiler yüzlerini unutmuş, çünkü aynaya bakmalarına izin verilmiyor. Yüzünüzü unutursanız, size sunulan maskelerle dolaşmaya alışırsınız. Bunu bazen korkular, bazen de öğrenilmiş bir çaresizlikle yaparsınız. Hafızayı kuracak gücü elinde bulunduranlar tarihi yeniden yazar. Geçmişi dilediği gibi yazan geleceği de dilediği gibi kurar. Kimliğini kaybetmiş bireylerin ve toplumların öncesiz ve sonrasız kuklalara dönüşmesi kaçınılmazdır bu yüzden. Acı çeken kuklalara ama.

‘Romanlarımı ortalama yedi kere yazıyorum’

Bir podcast programında romanlarınızı yazma sürecinizden bahsetmişsiniz. Bir romanı defalarca yazma halinizden, kapanmanızdan, bir dertle yoğrulma halinizden. Bize de biraz işin bu sürecinden bahsedebilir misiniz? Özellikle ‘Misafir’in yazım süreci nasıldı?

Bir derde binaen yazan yazarlardanım. Önce hayatın düğümlenen yerlerinden sızan dert çıkıp geliyor, sonra zamanla soru işaretine ve hisse dönüşüyor. Derken onların etrafında dönen hikâye ve karakterler çıkıyor ortaya. Bu noktada yazma coşkusu ve estetik arzular giriyor işin içine.

Ama yazmayı  mümkün olduğunca erteliyorum. Fikir başta göründüğü kadar parlak, serpilip büyümeye yetecek kadar güçlü mü diye görmek için bekliyorum. Zaman içinde hikâye kendini örmeye devam ediyorsa, dallanıp budaklanıyorsa, o zaman notlar almaya başlıyorum. Sözlükler, haritalar oluşturuyorum, okumalar, gerekiyorsa röportajlar  yapıyorum, üstüne çalışıyorum. Her şey netleştiğinde de masamın başına geçiyorum.

Evvela aklımdakini kâğıda dökmeye çalışıyorum. Sonra taslaklar üzerinden defalarca yeniden çalışıyorum. Diliyle, diyaloglarıyla, bağlantılarıyla, detaylarıyla ilgileniyorum. Çengelleri güçlendiriyorum. En nihayet içime sindiğinde bırakıyorum. Yazma maceram özetle bu. Misafir’de de böyle oldu. Diğer romanlarımda fark ettiğim bir şey var; ortalama yedi kere yazıyorum. Ama ‘Misafir’i doğru sesi bulana dek on bir kere elden geçirdim. Bilgisayarımda on bir ayrı taslak olarak saklı Misafir.

‘Kaygıyla projelendirilmiş metinler ilgimi çekmiyor’

Bir de bu gündeme dair proje romanlar yazma meselesi var. Kendi kuşağın yazarları nasıl görüyor, yorumluyorsunuz?

Edebiyatçı vakanüvis değildir ama içinden geçtiği zamanın ruhundan etkilenmemesi de düşünülemez. Ben romanlarda doğrudan gündem okumayı/yazmayı seven biri değilim. Ama bireylerin hikâyelerine bakarken, onları oldukları kişi yapan toplumsal şartları görmeyi önemserim.

Öte yandan hesap kitap ve türlü çeşit kaygıyla projelendirilmiş metinler ilgimi çekmiyor. Sözünü, derdini incelikle söyleyen romanlar beni daha çok cezbediyor. Bir metnin neden yazıldığı sorusunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kendim yazarken de, başkalarını okurken de bu soruyu sık sorarım.

Elbette ben de her okur gibi eleyerek, seçerek okuyorum ama kendi kuşağımın yazarlarını bilhassa okumaya, takip etmeye çalışıyorum. Her şeyin hızla anlamsızlaştığı, kendi hızına meftun bir dünyada, yazmayı ve okumayı sürdürmek, daha güzel bir dünya hayal etmek az şey değil. Buradan bakınca, çağdaşlarımla gurur duyuyorum.