
KEMAL GÖKTAŞ
kemalgoktas@diken.com.tr
@kemalgoktas
“Cumhuriyet’te FETO’culuktan Kürtçülüğe kadar her şey serbest, CHP milletvekili olarak yazı yazmak yasak.”
Mustafa Balbay, CHP genel başkanlığına aday olduktan sonra gazetenin yayın ilkeleri gereği yazılarına son verildiğinde Twitter’dan böyle yazmıştı. Cumhuriyet aleyhine iktidar basını tarafından pişirilen karalama kampanyasında çokça kullanıldı bu cümle. Hatta Takvim gazetesi, Cumhuriyet yazar ve yöneticileri sabah baskınlarıyla evlerinden gözaltına alındıklarında Balbay’ın bu tweetine gönderme yaparak ‘bugün düzenlenen operasyonun adeta nedenini işaret ettiğini’ yazmıştı.
Balbay tek değildi. İktidarın tetikçi kalemleri, Aydınlıkçılar, gazetenin sahibi olan Cumhuriyet Vakfı’nın yönetimini iktidar destekli ve hukuk dışı bir mahkeme kararıyla alarak yönetim kurulu başkanlığı koltuğuna oturmayı hedefleyen Alev Coşkun ve diğerleri, sıraya girip gözaltındaki Cumhuriyet yazar ve yöneticileri aleyhine ifade verdiler. Cumhuriyet yönetiminin değişmesi halinde rüyalarında bile göremeyecekleri koltuklara oturmayı hayal eden bazı Cumhuriyet çalışanları da tutuklu arkadaşlarının aleyhine ifade vermekten kaçınmadılar. Nitekim, Cumhuriyet Vakfı yönetimi Saray destekli bir operasyonla el değiştirdiğinde bu hayallerine kavuştular.
İktidar hedefine ulaştı
İktidarın hedefi ne Cumhuriyet’e kayyım atamak ne de kapatmaktı. Cumhuriyet isminin ağırlığı ve tarihsel misyonu buna izin vermiyordu. İktidarın hedefi, Cumhuriyet’in Gezi sonrası yeniden şekillenen gazetede solun bütün renklerine yer veren, hak temelli, barış ve demokrasi eksenli yayınlarını kesmekti. Bunun için gazete yönetiminin tasfiye edilmesi gerekiyordu. İlk olarak Cumhuriyet yönetimi cezaevine konuldu. O tarihte herkesin beklediğinin aksine gazeteye kayyım da atanmadı. İktidar için vakfın ‘güvenilir’ ellere teslimi yeterliydi. Bunun için de Vakıf yönetimi mahkeme kararıyla değiştirildi. Böylece iktidar amacına ulaştı.
Bu sürecin bedelini cezaevinde yıllarını geçiren Cumhuriyetçiler ödedi. Mahkeme ağır hapis cezalarına hükmettiğinde daha da yatacakları yıllar vardı önlerinde. Neyse ki Yargıtay, akıl ve mantıkla açıklanamayacak bir hukuksuzluğa son verdi ve Cumhuriyet yazar ve yöneticilerinin iddia edildiği gibi ‘terör örgütüne yardım’ suçunu işlemediklerine karar vererek yerel mahkemenin mahkumiyet kararını bozdu. Yargıtay’ın bu kararı verebilmesinde, iktidarın Cumhuriyet için öngördüğü hedefin gerçekleşmiş olmasının da bir etkisi olduğunu düşünmemek elde değil…
Yargıtay’ın söylemedikleri…
Yargıtay kararı “olasılığa dayanarak ceza verilemez” ve “sanıkların lehine olan deliller göz önüne alınmalıydı” diye özetlenebilecek basitlikte bir argüman içeriyor. Gerekçeli kararda, parkeci-pideci, turizm şirketi aramayı örgütle irtibata delil olarak gösteren, haberleri, yorumları akla zarar bağlar kurarak örgüte yardım olarak değerlendiren, gazetenin logosunun yerinden bile sonuçlar çıkaran, AKP militanı bir bilirkişiye yazdırılan raporlarla ağır suçlamaların yapıldığı, ‘FETÖ’ sanığı savcının soruşturmayı yürüttüğü yargı süreçlerini değerlendiren bir analizden özenle kaçınılmış. Oysa, bozma kararının benzer süreçler için caydırıcı bir etkisinin olması için her bir hukuksuzluğun ayrı ayrı ele alınması gerekirdi. Örneğin, tanık ifadelerinin tutarsızlığı ve hükme esas alınamayacağına dair bir değerlendirme yapılmadığı gibi verdikleri ifadelerle mahkumiyet kararı çıkmasına neden olan Cumhuriyet Vakfı’nın eski yöneticilerinin ‘sanıkların terör örgütleriyle ilişkisi olamayacağına‘ dair açıklamaları bozma kararına temel alınmış. Oysa dosyadaki aleyhe delillerin temelsizliği ve mahkemenin dikkate almaktan kaçındığı lehe deliller karşısında bu tanıkların beyanları sadece bir detay olarak iş görebilirdi.
Düşünce özgürlüğünde geri adım
Basın özgürlüğü konusunda her şeye rağmen mevcut karanlık tabloda ileri bir adım olarak nitelenebilecek karar, önemli çelişkiler ve hukuka aykırı değerlendirmeler de barındırıyor. Bunların başında düşünce özgürlüğüne yaklaşımı geliyor. Kararın genel değerlendirmeler bölümünde ‘düşüncelerin şiddete başvuru veya kanlı intikam yollarını övmediği, terör eylemlerinin işlenmesini haklı göstermediği ve kimliği belirli şahıslara karşı telkin ettikleri derin ve mantıksız nefretle şiddete teşvik edebilecekleri şeklinde yorumlanamadıkları takdirde suç oluşturmayacağını’ belirten Yargıtay, söz konusu HDP milletvekili ve eski Cumhuriyet muhabiri Ahmet Şık olunca bu görüşünü rafa kaldırıyor.
Yargıtay’a göre Şık’ın, Mehmet Selim Kiraz’ı odasında rehin alan DHKP-C militanlarıyla telefonda yaptığı söyleşi nedeniyle ‘terör örgütünün açıklamalarını yayınlamak’ suçundan yargılanması gerekiyor. Üstelik, Şık bu röportajda militanlara yaptıklarının meşruluğunu sorgulayan sorular yöneltmiş olmasına ve daha önce savcılığın takipsizlik kararı vermesine rağmen…
Daire ayrıca düşünce özgürlüğü bahsinde üst perdeden yaptığı özgürlükçü değerlendirmeleri bir yana bırakıyor ve Şık’ın hiçbirinde şiddete teşvik olmayan Twitter paylaşımları nedeniyle de ‘terör örgütü propagandası’ ve ‘devlet organlarını aşağılama’ suçlarından yargılanması gerektiğine hükmediyor.
İnternete zorlama yorumla süresiz baskı
Gerekçede, son olarak Canan Kaftancıoğlu davasında gündeme gelen internetteki paylaşımlar nedeniyle yıllar sonra da dava açılabilmesine ilişkin karar da bir başka önemli detay olarak göze çarpıyor. Daire’ye göre, Basın Kanunu’ndaki süreli yayınlarda dört ay, süresiz yayınlarda altı ay olan dava açma sınırı, internetteki yayınlar için söz konusu değil. Daire, Basın Kanunu’ndaki bu sınırlamanın gerekçesini açıklarken ‘basının uzun bir süre dava korkusu altında tutulmasının basın özgürlüğüne zarar verebileceğini’ belirtiyor ama artık medya araçlarında içinde tartışmasız ilk sıraya yerleşen interneti ‘basın yayın organı’ saymıyor: “Dairemizin yerleşik uygulamasına göre, internet vasıtasıyla yapılan yayınlar basın kanunu kapsamında değerlendirilmemektedir.”
Türk Ceza Kanunu’nda basın yayın yolu ile işlenen suçların tanımı yapılırken “her türlü yazılı, görsel, işitsel ve elektronik kitle iletişim aracıyla yapılan yayınlar” denildiği halde Yargıtay özgürlükleri sınırlayıcı ve hukuksal güvenliği rafa kaldıran bir yorum yapmakta ısrar ediyor. Daire bu gerekçeyle yıllar önce yaptığı haberin hala internette yayınlanıyor olması ve Twitter mesajları nedeniyle Şık’ın yargılanması önünde süre engeli olmadığını savunuyor.
Sirayet etmemiş!
Daire’nin bir başka çelişkisi ise Cumhuriyet’in muhasebe bölümünde çalışırken soruşturma kapsamında tutuklanan ve tek bir tweeti nedeniyle hapis cezasına çarptırılan Emre İper’le ilgili kararı bozmaması oldu. 5 yıldan az ceza aldıkları için temyiz hakları olmayan ve bu yüzden de cezaevinde olan diğer sanıkların tahliyesine karar veren Daire, söz konusu olan Emre İper olunca ‘dava ile ilişkisi’ olmadığı gerekçesiyle temyiz kararının İper’e ‘sirayet’ etmeyeceğine hükmetti. Sanki Emre İper, Cumhuriyet’te çalışmıyor olsa, o tweeti nedeniyle soruşturalacak ve mahkum edilecekmiş gibi…