
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
“Ve” bağlacı yazarları üç öbeğe ayırır: ‘ve‘yi sevenler, ‘ve’yi sevmeyenler, ‘ve’ye önem vermeyip rasgele kullananlar. İlk iki öbek de kendi içinde bölünür: sevip sık kullananlarla sevip tasarruflu kullananlar, sevmeyip hiç kullanmayanlarla sevmeyip nadiren kullananlar. Önem vermeyenler öbeğini topluca bir çuvala doldursanız da olur.
‘Ve’yi sevip dilimiz için gerekli sayan ama özenli davrananlardan Refik Halid Karay, ‘zamane şairleri‘ olur olmaz kullandığı için bu edatın ‘tu kaka‘ olduğunu söyleyip baltayı taşa vurunca, ‘ve’yi sevmeyenlerden Orhan Veli’nin hışmına uğramış, 1950’de:
“Bay Refik Halit Karay’a teklif ediyoruz: Her mısramızda değil, bütün Yaprak şairlerinin bütün şiirlerinde, kendisinin bir tek makalesindeki kadar ‘ve’ bulsun, pes diyelim.”
Orhan Veli haklı. Şimdi elimin altında Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi (Memet Fuat, Adam Yayınları) var, ona baktım, Garip’in üç şairinden (Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet) seçtiği şiirlerde tek bir ‘ve’ gördüm. (Bu atışmanın geçtiği 1950’ye kadarki şiirler için geçerli bu, yoksa Oktay Rifat’ın ‘ve’li şiirleri de var.) Dahası, o dönemde şiirleri yayınlanan başka şairlerde de ‘ve’ye tek tük rastlanıyor. Tabii, bu antolojiyi esas alarak konuşuyorum.
Şiirde ‘ve’ye gerçek bir saltanat bahşeden şair Nâzım Hikmet’tir. Yazılarında hiç ‘ve’ kullanmayan Memet Fuat da, bol bol kullanıp seven Öner Ünalan da Nâzım Hikmet’in 1940’larda yazdığı Kuvayı Milliye Destanı‘ndan şu parçayı ‘ve’lerin hem kudretini hem güzelliğini göstermek için anar:
Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice mürtede hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
Öner Ünalan şöyle sunuyor bu şiiri:
“… aşağıdaki dizelerden ‘ve’ler kaldırılıp yerlerine uygun görünen yazım işaretleri ve sözcükler konunca geriye ne kaldığı kolayca görülebilir.”
Memet Fuat da şöyle:
“Türkçeye ‘ve’ hiç gerekmese bile, herhalde Nâzım’ın şiirleriyle ulaştığı yerden onu kimse koparamaz…”
Tartışmayı şiir sultanlığından çıkarmak gerek. Refik Halid de zaten sadece şiirden bahsetmiyor. ‘Ve’, onun dediği gibi, yazı diline Tanzimat edebiyatıyla girmiyor, hep var yazı dilinde. Tanzimat’a kadar virgül bilinmiyor, dolayısıyla kelimeler, ifadeler ‘ve’yle ayrılıyor ya da bağlanıyor, ‘ve’yle birleştirilerek upuzun cümleler kuruluyor. Bu yüzden sürüsüne bereket ‘ve’ vardır eski metinlerde.
‘Ve’den kurtulma hamleleri Tanzimat’tan sonra başlıyor, dili sadeleştirme çabaları çerçevesinde. ‘Ve’nin az kullanılmasını isteyenlerin başını Muallim Naci çekiyor. Sonraki ‘ve’ karşıtlarının hepsi dilin sadeleşmesi için didinen, öztürkçeyi baş tacı eden yazarlar: Ziya Gökalp, Nurullah Ataç, Melih Cevdet Anday, Memet Fuat…
En atak, en ateşli ‘ve’ karşıtı Ataç, ” ‘Ve’den hoşlanmıyorum. Türkçenin ‘ile’si, ‘de’si varken Arap’ın ‘ve’sini niye kullanayım?” diyor. “… ‘ve’ var mıdır bizim geleneğimizde? Frankçeden girmiş değil midir dilimize? … ‘Ve’yi böyle sık kullananlar Türkçeyi düşünmüyorlar. Başka dillerden bir yazı çevirirken, bakıyorlar ki bir ‘et’, ‘und’, ‘and’ var, ‘ve’yi koyuveriyorlar. Oysa o tilciklerin kendi dillerinde, birçok anlamları vardır, ‘ve’ yetmez onları göstermeğe” diyor.
‘Ve’nin gelmişini geçmişini, kullanımlarını inceleyip irdeleyen Öner Ünalan, Kor Yayınları’nın yeniden bastığı Dil ve Politika’da, bu kelimenin Türkçeye daha Osmanlıca doğmadan girip yerleştiğini söyleyip 13. yüzyılda Yunus Emre’den, 14. yüzyılda Hacı Bayram’la Âşık Paşa’dan, 15. yüzyılda Kaygusuz Abdal’la Süleyman Çelebi’den, 16. yüzyılda Pir Sultan Abdal’dan örnekler veriyor. Dahası, eski Türkçede ‘ve’ yerine kullanılan kelimeleri de günyüzüne çıkarıyor: takı, rakı, dahı, dahi, ile, de. Ünalan, ‘dahı’ (takı) ile ‘ve’nin 12., 13. yüzyıllarda yarışmış olabileceğini, birlikte yaşamaya başladığını söylüyor. Hatta kucaklaşmışlar bile: sonra ‘ve de’ye dönüşen ‘ve dahı’.
Tartışmayı ya da konuyu artık ‘ve’nin Türkçe olmaması ekseninde yürütmek saçma, zaten böyle yürüten de herhalde kalmadı. Refik Halid daha erken (1943) bir yazısında (‘Ve’nin İsrafı Önlenmeli) saptıyor bunu: “… artık ne yazı, ne münevver dilinden bu edatı atmamıza imkân yoktur.” (Türkçenin Tadı ve Âhengi, İnkılâp Kitabevi)
Galiba üzerinde asıl durulması gereken, ‘ve’nin de ‘ve’sizliğin de sağladığı olanaklar.
Orhan Veli, yukarda sözünü ettiğim yazısında, “… ‘ve’ye olsun, ‘ve’ cinsinden kelimelerle deyimlere olsun, düşmanlığımız … kitabilikten gelmektedir” diyor, halk dilinin kıvraklığını, canlılığını ölçüyor, Ataç gibi.
Memet Fuat da Ataç’ın izleyerek, onunla tartışarak sonunda ‘ve’siz yazmaya başlamış. “Çevirilerde de denedim bunu” diyor. “Biçemimin yumuşadığını, kıvraklaştığını, arındığını açık açık izledim. ‘Ve’siz yazmaya çalışmak bayağı yararlı oluyordu.” (Dil Üstüne, Adam Yayınları)
Bir metinden ‘ve’leri atıp yerine virgül ya da başka kelime koymakla ‘ve’siz yazı elde edemeyiz. Ederiz de akıcı olmaz, güzel olmaz. Memet Fuat’ın, Ataç’ın yaptığı gibi ‘ve’siz düşünmek, cümleleri, ifadeleri öyle kurgulamak gerekir. Birkaç yıl önce ben de birkaç yazıda denemiştim, oluyor, hatta bakın bu yazıda da şimdiye kadar hiç ‘ve’ kullanmadım, kullanmadan da bitireceğim. Akıcı oldu mu olmadı mı, bilmem. Zaten akıcılık sadece ‘ve’ye bağlı bir şey de değil.
Türkçesinin güzelliğiyle, akıcılığıyla ünlü Refik Halid de savurganca, gelişigüzel kullanılmasına karşı çıkar ‘ve’nin. Aşırı ‘ve’ kullanımı yüzünden ‘vevelemek’ diye bir fiil uydurma gereği duyulduğunu söyler.
Öner Ünalan ise ‘ve’ yerine her zaman virgül, noktalı virgül konamayacağını, ‘de’ ya da ‘ile’nin her zaman uygun olmadığını söyleyip ‘ve’nin korkusuzca kullanılabileceğini savunur. Zaten ‘ve’li metinlerin de akıcı, güçlü olabileceği kanısındadır. Bir 13. yüzyıl Fütüvvet-Name’sinden şu örneği verir:
“Cömerd kişi yakundur Tanğrıya ve yakundur âdemilere ve yakundur uçmağa [cennete] ve ırakdur tasaya ve nekes [cimri] kişi ırakdur Tanğrıya ve ırakdur ademilere ve ırakdur uçmağa ve yakundur tamuya [cehenneme] ve dahı bir fâsık kim [günahkar ki] cömerd ola, yiğdür zahid [dindar] ola ve nekes ola.”
Evliya Çelebi’de, Mercimek Ahmed’de de bol ‘ve’li güzel cümleler vardır, ama bunların pek çoğu aslında virgülsüzlükten öyle yazılmıştır, yerlerine virgül konsa bir şey kaybetmezler. Mesela Evliya’nın şu cümlesi:
“Ama [İpşir Paşa’nın] kethüdası ve divan efendisi ve hazinedarı ve imam ve içağaları akabince idiler [hemen arkasındaydılar].”
Yine de Evliya gibi yazarlar bir sürü ‘ve’yi bir çirkinlik yaratmadan kullanma hünerini göstermişlerdir.
Mesele cümlede ‘ve’ kullanmakla bitmiyor. Refik Halid gibi cümlenin ‘ve‘yle başlamasını biçimsiz, mantıksız bulanlar var. Ben de sanki bunlara yakın gibiyim diye düşünüyordum ki, baktım birkaç eski yazıma, başlamışım ‘ve’yle. Başlanmaz değil ama başlamamayı yeğlemek iyi geliyor yine de bana. Ünalan bu konuda da ‘ve’yi sakınmıyor.
Cümleye başlamak da bir şey mi, Evliya Çelebi, Bitlis Hanı Abdal’ın hezarfenliğini anlattığı bölümde neredeyse her paragrafa ‘ve’yle başlıyor, böylece bütün metnin vurgusu olarak kullanıyor: “Ve öyle farisülhayl [ata binen] silahşordur…”, “Ve öyle sayyattır [avcıdır]…”, “Ve kehhallıkta [gözcülükte] ol kadar mahareti vardır ki…”, “Ve ilm-i şiirde feridülasr [kendi çağında biricik] olup…”, “Ve üstad haddaddır [demircidir]…”, “Ve üstad zergerdir [kuyumcu]…”
Bir de ‘ve de’miz var, eski hali ‘ve dahı’. Ünalan ‘ve dahı’nin uydurma bir söz olmadığını, Mercimek Ahmed’de de rastlandığını söylüyor. Verdiği örneğin bir kısmını alalım:
“… ve senin anan gazi padişah Sultan Mahmut ibn Nasüriddin kızıdır ve dahı benim atamın anası Deylem Meliki Emir Hasan Firüzan kızıdır ….. Ve dahı bilmiş ol, ey oğul…”
Eski metinlerin, bazı eski deyişlerin bir tadı var, severim ben de, ama bugün kullanmayı yeğler miyim? Bazan ‘ve dahi’ diyene de rastlamıyor değiliz gerçi. Bu örnekteki ‘ve dahı’lar vurgu işlevi görüyor. Muhtemelen o zaman kullanılmayan bir kelimeyle karşılıyoruz biz bu vurguyu: ‘dahası’. Bana ‘ve dahi’den daha vurgulu, daha güzel geliyor.
Ünalan’ın şu savunu cümlesi için de aynı şeyi düşünüyorum:
“… ‘ve dahı’yı (ve de’yi) bir çeşit pekiştirme veya vurgulama da saymak, ve de bu niteliğini göz önünde tutarak kullanmak, neden yanlış olsun?”
Tabii ki yanlış değil, ama bu cümledeki italik ‘ve de’ yerine de ‘dahası’ kullanmak bana daha doğrudan, daha etkili vurgu ya da pekiştirme gibi görünüyor.
Benim asıl anlamadığım ‘ve fakat’tır. ‘Fakat’ deyince ‘ve’ye neden ihtiyaç duyuluyor? Yıllardır düşünüyorum da bulamadım, anlayamadım buradaki inceliği. Bu bir kalıp gibi görünüyor bana, ne zaman icat edilmişse edilmiş, anlamından ziyade o kalıbın kendisi var galiba. Mesela ‘ve ama’ dendiğine hiç rastlamadım. ‘Ama’ ya da ‘fakat’ yerine herkes ‘ancak’ yazmaya bayılıyor, ama kimse ‘ve ancak’ da demiyor.
Bir örnek:
“… Türk vatandaşlığı ile bütünleşme oldukça hızlı ilerlemiş ve fakat bünyesinde gölgede kalmış bazı farklı yönelimleri de içermiştir.”
Bu cümlede ‘ve’ olmayınca ne eksilir, anlam nasıl değişir? ‘Ve’ ne katıyor?
Ünalan ‘ve’siz anlatımın da ‘kendine göre bir yeri, bir güzelliği‘ olduğunu kabul eder. Fakat Darwin’in eserleri gibi bilimsel metinler de çevirmiş biri olarak ‘ve’nin yazara da, çevirmene de kolaylık sağladığını, yazma kolaylığı sağlayan bir kelimenin gereksiz sayılamayacağını savunur.
Peki, ama bu kolaylık bir tuzağa, Türkçenin özensiz, nüanssız kullanımına dönüşmemeli tabii. ‘Ve’leri olur olmaz döşeyip cümle kurulmamalı. Şunun gibi:
“1980 darbesiyle başlayan ve 1990’larda etkisi topluma egemen hale gelen ekonomik ve toplumsal dönüşümle birlikte …”
Buradaki ‘ve’ye gerek var mı? Virgül olmalı, metin akmalı; ‘ve’ tökezletiyor burada.
Ya şu:
“Görüşmeleri yaparken birincil tanıklıklar kullandım ancak bazı isimler ve olaylar elbette, galatımeşhur haline gelmiş de olabilir ve bunu tam anlamıyla tespit etmek mümkün değil.”
İkinci ‘ve’, ‘ama’ olmalı.
Şu da bir haber cümlesi:
“Sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten çıkartılan ve fabrika önünde 59 gündür eylem yapan Polonez işçileri ters kelepçeyle gözaltına alındı.”
Buradaki ‘ve’ de münasebetsiz, “… işten çıkarıldıkları için fabrika önünde…” olmalı.
Bunlar, Refik Halid’in deyişiyle, ‘veveleme’ örnekleri. Onun bir sözüyle bitirelim:
” ‘Ve’lere, pastalara gösterdiğimiz lüzumsuz, zararlı açgözlülükle sarıldık. Hepimize düşen vazife, dili soysuzlaştırmamak için bu israftan vazgeçmektir.”