Bu ülkenin en çok ezileni tabii ki, en yoksul bölgelerin en yoksul ve yoksun kadınları ise de; bölgeler ötesi, sınıfları da aşarak bir “erkek otorite ve baskısı sorunu” bir bakıma sınıf mücadelesini de aşabiliyor. Daha doğru, bizzat o mücadelenin ana ekseni olabiliyor. Çünkü mesele sadece sınıfını bilmek değil bir erkek için; haddini de bilmek! Saygı bekliyorsan hayatına, bu saygıyı en yakınındakilerden, bilhassa aşağıda görebildiğin kadınlardan başlayarak, göstermesini de bilebilmek. Yani aşağıda görmemeyi sindirebilmek. Her manada sindirebilmek. Ne var ki din, milliyet, aile gibi kimlikler; cemaat gibi aidiyetler; okul, askerlik, devlet, işyeri gibi kurumların özü otorite, kuşatma, özgürlükleri ve aklı, kalbi, hayatı, hayalleri, umutları baskı altında tutmak. Bu “hastalık ve salgın” bu nevi “laboratuvarlar”da yeniden yeniden üretiliyor, hele bu nevi iktidar ve otoriteler varsa, ki hem de nasıl var; durmadan durmadan toplumun damarlarına zerk ediliyor.
Narin’in ailece ve adeta siyaseten de katledilmesine dair Meclis önergesini pişkince reddedişleri bu yüzden. Eğitimi ve aileyi daha da zapturatp altında tutacak onca niyetleri de yapıp ettikleri de o yüzden. İktidar ile dini karıştırıp karıştırıp fetvalara sarılmaları o yüzden. O yüzden, sürü halinde “fiziksel şiddet ve cinayet” suçlularının “eli kolu serbest” kalması ama sözüyle, sesiyle isyanını dile getiren bir kadının, tabii erkeğin de, hemen baskıyla, cezayla susturulması. Bu ülkenin ve halkın aklı, akıl sağlığı, ortak vicdanı, hukuku bir sıçrama yapacaksa, sınıfsal mücadele bir yana, “kadın isyanı”ndan geçiyor. Hem sınıfsal olarak, kadın emeğinin, en plazalısından en kırsalına, işyerinden “ev”e kadar en çok ezilmesinden ötürü; hem eğitimde, toplumsal hayatta ikinci sınıf görülmesinden ve şiddetlendirilmesinden ötürü; hem kadınların kolayca katledilmesini kışkırtan bu aşağılama, nefret ve şiddet ayazından, karanlığından ötürü.
Kadınlar koca, baba, evlat, artık neyse; “erkek şiddeti”ne savaş açacak ve onlar gibi düşünen, mücadele edebilecek, bu aşağılama silsilesini reddetmiş erkeklerle de birlikte. Güvenlik, eşitlik, hak talepleri birleşecek. Korktukları bu. Çünkü bu çok gerçek. Özgür olmamayı kabullenmek başka; özgür olmadığını bilmek, hissetmek, görmek başka. Mesele o bilginin, o hissiyatın, o hayatın, o gerçeğin “kabullenme, dayatma, zorlama, baskı, şiddet duvarları”na meydan okuyabilmesi. Türkiye’nin önündeki en büyük vicdan, bilinç, mücadele, isyan meselesi bu. “Ezilenler”in ezilenlerle ittifakı. Onları müttefik görebilmesi; aklını, kalbini, özlemini “dost” sayabilmesi. Bu en zor görünen yerde en çok mümkün. Yani kadın öfkesinde, kadın isyanında. Ve her alanda, her fırsatta. Narin katledilmeden de, İkbal paramparça edilmeden de. Fakat ne yapmışlar? Kırmızılar giyinip poz vermişler! Size kırmızı bile yakışmıyor! “Kadın isyanı” kendilerini kan kırmızı bir cendere içinde tutanların en büyük siyasi-toplumsal tedirginliği olmalı!