MURAT SEVİNÇ
Anayasa’nın ikinci maddesinde Cumhuriyet’in nitelikleri sayılır. Biri, ‘hukuk devleti’dir. Diğer ilkelerle birlikte ele alındığında, hukuk devletinin temel niteliklerinden birinin ‘öngörülebilirlik’ olduğu söylenebilir. Yurttaş, idare karşısında kendisini güvence altında hissetmelidir. Söz konusu duyguyu/pratiği sağlayacak olan da idarenin açık, hesap verebilir oluşudur.
Özetle; önce adam gibi bir mevzuat, ardından bu mevzuata uygun hareket eden adam gibi bir idare ve eğer uymayan olursa düzgün/adil yargılama yapabilecek adam gibi bir yargı düzeni. Bir devleti yaşanabilir hale getirecek hukuk devleti ilkesinin özünde, bunlar yer alır.
Gerçek tamamen farklı
Türkiye, Anayasa’sında hukuk devleti olduğunu ‘iddia eden’ bir devlet. Gerçeklik ise tamamen farklı elbette.
Türkiye, ne hukuk devleti, ne laik, ne demokratik ve ne de insan haklarına saygılı. Önceden, anayasanın devleti düzenleyen ilkelerinin (yasama/yürütme/yargı) bir geçerliliği vardı ancak artık (2014 Temmuz’undan sonra) söz konusu hükümler de değerini yitirdi. Bizzat devlet başkanı, anayasal sistemi bekleme odasına aldığını ilan etti. Canı sağolsun, elinin kiri. Her neyse…
Batı demokrasilerinde devletin ‘hukuk devleti’ne dönüşümündeki önemli araçlardan açıklık ve öngörülebilirlik ilkeleri, Türkiye’de tersten işliyor. Nasıl olsa bu satırları yetişkinler okuyor, kusuruma bakan olmaz; bizim idare/halk bu ‘açıklık’ işini kıçından anlamış görünüyor. Bizdeki, demokrasi için zorunlu asgari bir şeffaflıktan ziyade, tüm anormalliklerin ve hukuk ihlallerinin ‘açıkça’ gerçekleştirilip hatta itiraf edilmesi ve yadırganmaması/bedel ödenmemesi biçiminde tezahür ediyor. Özgün yanımız, burada!
İki ‘örnek’
Şöyle ki: Örneğin Türkiye’de yarın, devlet başkanının Anayasa’nın hangi maddelerini/ilkelerini ihlal edeceğini biliyoruz. Çünkü dün etti, bugün de ediyor ve yarın da edecek. Devlet başkanının yarın ve ertesi gün, nüfusun yaklaşık yarısına yönelik ‘eleştiriler’ini de dinleyeceğiz. Bir iki ülkeye fırça atacak. Muhtemelen TÜSİAD’a ya da benzerine posta koyacak. Muhalefete yüklenecek, eleştirecek. Belki bağıra çağıra bir şiir patlatacak miting alanlarında. Polise, ‘Arkanızdayım’ filan diyecek… Yeteri kadar öngörülebilir bir idare anlayışı değil mi?
Ya da örneğin başbakan. Belki de bir cenazeye gidecek yarın ve sinirlendiği basın mensuplarının girişini, işlerini yapmasını engelleyecek. Anayasal konumunu, yetkilerini kötüye kullanmış ve basın/haber alma özgürlüğünü ihlal etmiş olacak. Soranlara gururla, ‘Emri ben verdim’ diyecek vs.
Daha onlarcası, torpil yapan bürokratı, tuhaf kararlar veren hakimi, meslektaşını hesap vermekten kaçıran polisi, şusu busu. Havuz kalemleri ve bir kesim arsız seçmen tarafından ya görmezden gelinecek ya da yüzsüzce savunulacaklar. Malum medya, yalan haber yapmayı sürdürecek. İftira atacaklar. Birilerini hedef gösterecekler. Öngörebiliyoruz değil mi?
Dünya çapında çirkef ve asalak gazetecilerimiz var!
Ağrı’da olup bitenlerde de şeffaflaşıyor oluşumuzun payı yok mu? Yıllar önce olsaydı, ertesi gün ‘bebek katillerinin askerlerimizi nasıl şehit ettiğini’ dinleyip okuyacaktık. Irkçıların öfke nöbetlerine tanık olacaktık. Peki ne oldu? Birileri köylünün askere yardım görüntülerini kaydetti, paylaştı ve genelkurmay teşekkür etti. Hem de yalnızca 3G ile! 5G ile neler olabileceğini siz düşünün artık…
Peki, idarenin Anayasa’ya aykırı ‘inadı’ sürerse (!), 1 Mayıs 2015’te Taksim’de neler olabileceğini, anayasal haklarını kullanmak isteyen grupların nasıl eziyet göreceğini, muhtemelen gaz yiyip gözaltına alınanların ertesi gün idareciler ve havuz paçavralarınca nasıl karalanacağını, kim bilir hangi darbe lobisiyle ilişkilendirileceklerini de biliyoruz artık değil mi? Tabii ki biliyoruz. Neden? Çünkü eylem ve işlemleri öngörülebilir bir kamu yönetimimizle dünya çapında çirkef ve asalak gazetecilerimiz var!
Gerçeküstü bir ‘asliye ceza-sulh ceza’ sohbeti
Son olarak, Cumartesi gecesi (25 Nisan) başlayan şu tahliye tartışmasına baksanıza. İnsanlar oturmuş, gerçek üstü bir ‘asliye ceza-sulh ceza’ sohbeti yapıyor. Güzelim bahar günü, dilimizde ceza muhakemesi! Neyse ki hemen herkes olup bitenin pozitif hukukla bir ilgisi olmadığını biliyor artık.
Yıllar önce meşhur bir tiyatro oyuncusu kendisiyle yapılan söyleşide, ‘Evlenmekten değil boşanamamaktan korktum hep’ demişti. Şöyle de söylenebilir belki: ‘İnsan, efendice boşanamayacağı biriyle evlenmemeli.’
Berbat bir boşanma süreci
AKP ile cemaatin, mahallelinin diline düşen berbat boşanma sürecini izliyoruz hep birlikte. 2010 yılı sonbaharında, uzun süren evliliklerinin dünya tatlısı bir meyvesi de olmuştu oysa. Yeni HSYK adını vermişlerdi. Kimi memleket münevveri, çeyrek altınını/çikolatasını alıp ziyarete koşturmuştu hani, hatırlarsınız. Şimdi ayrılırken, bütün o ‘ölüler mezarlarından kalkıp oy verse keşke’ler ve ‘Rabbim verdikçe veriyor’lar, başa dert oldu işte. Eh, böyle evliliğe böyle boşanma ve velayet, ne diyelim.
Ancak hukuk devleti ilkesi bağlamında, hiç dert etmemek gerek bu rezaletleri. Yargı da öncesine göre çok daha şeffaf, öngörülebilir artık. Felaket DGM’ler, ÖYM’ler ve eski HSYK devrinde anlatamıyordunuz durumun vahametini. Oysa bugün herkes söz konusu kavgaların adalet talebi ve bağımsız yargıyla ilgisi olmadığını, örneğin son tahliye kararını verenin derdini, o kararı yok sayanın amacını, gazetelere ve TV’lere görüş bildiren kimi büyük hukukçuların ‘kamp’ını gayet iyi biliyor. Yarın gazetelerin hangi manşetlerle çıkacağını, siyasetçilerin hangi açıklamayı yapacağını da.
Üstelik bunlar ola ki yarın barışıp bir kez daha evlenmeye karar verecek olsalar, her şeyin bir günde nasıl değişeceğinin, karşılıklı gönül almalara tanık olunacağının, ‘Yav o paralel değil maralelmiş, bizi kandırmışlar’ denileceğinin de, herkes farkında. Zira 24 saatte değişebildiklerine (ve tabii değişirken dahi besmeleyi ihmal etmediklerine!) tanık olundu bir kez.
Şükürler olsun
Ezcümle, Batı demokrasilerindeki örneklere hiç benzemese de Türk tipi ‘öngörülebilirlik’ ve ‘şeffaflık’, asla yabana atılmamalı. Hiç olmazsa her birimiz, gerek kendi başımıza gerekse başkalarınınkine hangi durumda neler gelebileceğini, kimin nasıl tavır alacağını, hangi gazetelerin nasıl manşetler atacağını, satır satır biliyoruz.
Tüm hukuk dışılıklar, saklama gereği duyulmadan ferah feza gerçekleştiriliyor. Berbat ittifaklar, apaçık ortada. Şükürler olsun, 3G’miz de var! Olup bitene biraz da iyi tarafından bakmak lazım…