Türkiye'de şirketlerin yeni su ajandası: Verimlilikten dayanıklılığa

Koç logo with the text '100 katkılarıyla', indicating Koç's 100 contributions.

İklim krizine bağlı su sorunu sadece çevresel bir başlıktan ibaret değil. Yeni dönemde Türkiye’deki ve dünyadaki şirketler; tüketimi azaltmanın ötesinde, suyu havzalar, operasyonlar, tedarik zinciri boyunca, teknolojiyle birlikte yönetmeyi hedefliyor.

Su sorununu uzun süredir gündelik hayattaki küçük alışkanlıklarımız üzerinden konuşuyoruz. Muslukları açık bırakmamak, daha kısa duşlar almak, yaz aylarında baraj doluluk oranlarını endişeyle takip etmek gibi aksiyonlarla bu devasa problemi çözebilmeyi umut ediyoruz. Şüphesiz bunların hiçbiri önemsiz değil. Ancak yine de meselenin büyüklüğünü anlamak konusunda yetersiz kalıyor diyebiliriz.

Büyük tabloya bakıldığında su krizi, günlük kullanımın dışında çok daha büyük bir ağı etkiliyor. Son dönemde bu etkinin sonuçları; üretim hatlarında, enerji yatırımlarında, tedarik zincirlerinde, tarımsal planlamada ve finansal risk tablolarında karşımıza çıkıyor. Çünkü şirketler artık geleceklerini sadece sermaye, insan kaynağı ve teknoloji yatırımıyla değil; içinde bulunduğu coğrafyanın su geleceğiyle birlikte kurguluyor.

Şirketlerin su ajandalarında ‘Daha az su tüketimi’ başlığı artık tek başına yeterli gelmiyor. Yeni ajanda, suyu nereden aldığını, hangi havzada kullandığını, aynı kaynağı kimlerle paylaştığını, iklim krizinin o havzadaki su varlığını nasıl etkileyeceğini ve tüm bunların operasyonel süreklilik açısından ne anlama geldiğini birlikte düşünmeyi gerektiriyor.

Çünkü su, sizin çizdiğiniz sınırlara göre değil, ekosistemlere, iklim koşullarına, yereldeki ihtiyaca ve yoğun kullanım alanlarına göre davranıyor. Dolayısıyla bir tesisin su performansını etkileyen etmenler arasında; tesisin bulunduğu havzadaki tarım alanları,
kentleşme baskısı, yeraltı sularının durumu, kuraklık, taşkın ya da kirlilik riskleri gibi pek çok faktör yer alıyor.

Küresel GSYH’nin yüzde 31’i su stresine maruz kalacak.

World Resources Institute’un Aqueduct verilerine göre 2050’ye kadar küresel GSYH’nin yüzde 31’ine denk gelen 70 trilyon dolarlık ekonomik değer yüksek su stresine maruz kalacak. Daha çarpıcı olan ise şu: Hindistan, Meksika, Mısır ve Türkiye, 2050’de bu yüksek su stresine maruz kalacak ekonomik değerin yarısından fazlasını oluşturacak ülkeler arasında sayılıyor.

Dolayısıyla Türkiye açısından bu dönüşüm daha da kritik bir hal alıyor. Bu veri, bize su sorununun çevre politikalarından öte ekonomik politikaların merkezinde olduğunu gösteriyor. Su meselesi; bir fabrikanın üretim kapasitesini, bir enerji santralinin verimliliğini, bir tedarik zincirinin sürekliliğini, hatta bir yatırım kararının fizibilitesini etkileyebiliyor.

Su, artık üretimin devamı için de büyük bir risk alanı.

Bağlantılı olarak son dönemde Türkiye’de şirketler bu başlığa büyük ilgi gösteriyor. CDP Türkiye’nin 2025’te açıkladığı 2024 sonuçlarına göre su güvenliği alanında raporlama yapan şirket sayısı bir yıl içinde yüzde 65 arttı. Aynı sonuçlarda Türkiye’den 20 şirketin Su A Listesi’nde yer aldığı, 15 şirketin ise hem iklim hem su alanında “Double A” alarak Global A Listesine girdiği görülüyor.

Peki şirketler için yeni su ajandası neyi kapsıyor?

Su meselesinde ilk adımı suyu ölçmek oluşturuyor çünkü suyun nerede, ne kadar, nasıl kullanıldığı belirlemek öncelikli önem taşıyor. Hemen sonrasında ise su kullanımını; operasyonel, finansal ve iklimsel risklerle birlikte analiz etmek gerekiyor. İkinci adımda, kapalı devre sistemler, proses suyunun yeniden kullanılması, gri su uygulamaları, yağmur suyu hasadı gibi uygulamalarla verimlilik ve geri kazanım üzerine yoğunlaşılıyor. Su ajandasının üçüncü ve en önemi parçası ise havza bazlı sorumluluk almak. Su stresinin yüksek olduğu bölgelerde şirketlerin kendi tesisleri dışında havzadaki diğer kullanıcılarla bütüncül çözümler üretmesi büyük önem taşıyor.

Bu tablo, büyük sanayi grupları için su yönetimini daha katmanlı bir meseleye dönüştürüyor. Farklı sektörlerde, farklı coğrafyalarda ve farklı su risklerine maruz kalan şirketlerin aynı çatı altında faaliyet gösterdiği yapılarda, su yönetimi tekil projelerle değil, ortak bir stratejiyle ele alınmak zorunda.

Örneğin, Koç Holding’in sürdürülebilirlik yaklaşımında da su yönetimi bu geniş çerçevede ele alınıyor. Topluluk genelinde iklimle bağlantılı risk ve fırsat analizleri kapsamında, orta düzeyli iklim senaryosunda su stresinin öne çıkan fiziksel risklerden biri olarak belirlendiği görülüyor.

Burada dikkat çekici olan, yaklaşımın yalnızca operasyonel su verimliliğiyle sınırlı kalmaması. Koç Topluluğu’nun su liderliği yaklaşımı; operasyonlar, havzalar ve ekosistem başlıkları etrafında kurgulanıyor. Operasyonlarda su verimliliği, geri dönüşüm ve su kalitesi hedefleri; havzalarda su sağlığı, temiz suya erişim ve paydaşlarla iş birliği; ekosistem boyutunda ise değer zinciri, inovasyon ve su alanında çözüm üreten paydaşların desteklenmesi öne çıkıyor.

Tüm bu veriler gösteriyor ki önümüzdeki yıllarda ülkemizde suyu konuşmaya devam edeceğiz ama farklı bir tonda. Çünkü iklim krizi döneminde su sadece akıp giden bir kaynak değil; ekonominin, üretimin, kentlerin ve yaşamın kırılganlığını gösteren en berrak aynalardan biri.