Tuğçe Yılmaz: 'İkinci Yüzyılda Cumhuriyet'in Demokratik Dönüşümü Konferansı'nda yerleşik ezberlerin yeniden üretildiği görüldü

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

İstanbul’daki Cem Karaca Kültür Merkezi’nde, 29 aydın ve yazarın çağrısıyla düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü Konferansı” dün (14 Haziran) sona erdi.

İki gün boyunca süren konferansta, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında demokratikleşmenin olanakları, mevcut çözüm süreci, kadınların ve LGBTİ+’ların yurttaşlık deneyimleri, ekoloji ve emek mücadeleleri ile katılımcı demokrasi perspektifleri çerçevesinde ele alındı.

İmralı Heyeti Üyesi Faik Özgür Erol’un konuşmasında da vurguladığı üzere, barış için atılan her adımın taşıdığı “erdem” boyutu dikkate alındığında, konferans yoğun bir emeğin ve hazırlığın ürünüydü.

Konferans, mümkün olduğunca kapsayıcı olma ve birbirini kesen mücadeleleri bir araya getirme iddiası taşısa da, bazı yapısal sorunların aşılamadığı ve ne yazık ki yer yer hâlâ yerleşik ezberlerin yeniden üretildiği görüldü. Kaldı ki ilk kez gerçekleştirilen buluşma, bazı katılımcıların da vurguladığı üzere, aslında oldukça gecikmiş bir girişim niteliğindeydi.

Şahsi fikrimce Cumhuriyet’in demokratik dönüşümü üzerine konuşmak, her şeyden önce siyasal bir hayal gücü, heyecan gerektiriyor. Fakat iki gün boyunca süren konferansın ardından benim için geriye kalan, tam da bu hayal gücünün eksikliği oldu.

Ulus-devlet eleştirileri, vesayet tartışmaları, mevcut rejimin baskıcı karakteri ya da ana muhalefete yönelik saldırılar, bu saldırılar sürerken barışın nasıl inşa edilebileceği tartışmaları elbette önemli başlıklardı. Fakat bu başlıkların çoğu, yeni sorular üretmekten çok bilinen cevapların yeniden dolaşıma sokulmasına dönüştü. 

Bir adım daha ileri gideceğim. Belki de daha temel sorun, konferansın işleyişinde ortaya çıktı. Demokratikleşme üzerine konuşulan bir ortamda, katılımın nasıl örgütlendiği, kimin söz alabildiği, hangi seslerin duyulduğu bence en az konuşulan konular kadar önemliydi. Buna rağmen etkinlik, dinleyicinin büyük ölçüde pasif konumda kaldığı bir çerçeveye sıkıştı. 

Tuğçe Yılmaz’ın yazısı