Tropiklerin Trump'ı bize ne anlatıyor?
T

BAHADIR KAYNAK

@bahadirkaynak

Dünyaya baktığımızda gördüklerimizle kendi hayatlarımız arasında paralellikler aramamızda garip bir şey yok. Türkiye, politikayı tali bir mesele gibi bir kenara bırakıp seçimden seçime göz ucuyla bakan bir ülke değil. Birçok kişi siyaseti kendi hayat tarzlarını ve standartlarını tehdit edebilecek tehlikeli bir oyun olarak görüyor. Onun için etrafımızda gördüklerimizle içinde bulunduğumuz hengâme arasında benzerlikler arıyoruz. Bir zamanlar ve belki bir kesim için hala ‘kâbus senaryosu‘, İran’daki molla rejimine benzer bir İslamcı diktatörlüğün kurulması ihtimaliydi. İran’ın içinden geçmekte olduğu kaos bu konuyu ayrıca ele almayı gerektiriyor ve bunun için fırsat da olacağa benziyor. Daha sonra Malezya gibi Ilımlı İslamcı diyebileceğimiz modellere evrilme ihtimali de tartışıldı.

Son yıllarda daha çok otoriter siyasi sistemlerin yükselişi üzerinden benzerlikler kurulmaya başladı. İktidarı ele geçirenin, muhalefeti, basın özgürlüğünü, bağımsız yargıyı baskıladığı bir yönetim tarzı dünyanın birçok yerinde gözlemleniyor. Hemen Putin’in Rusyası geliveriyor akla. Ardından bu sene içerisinde yapılan ve iktidarın zaferiyle sonuçlanan Macaristan seçimleri de –benim de bir yazıyla katıldığım– benzer tartışmalar getirmişti.

Geçen hafta, bize uzak bir coğrafyada gerçekleşen seçimlerse dünya siyaseti için önemli olmakla beraber bizde çok fazla ilgi uyandırmadı. Oysa Brezilya birçok özelliği bakımından Türkiye ile ilginç karşılaştırmalara konu olabilecek bir ülke. Paralel gelişmeleri olduğu gibi önemli farklılıkları da barındıran iki ilginç vaka Türkiye ve Brezilya.

30 Ekim’de ikinci turu yapılan Brezilya başkanlık seçimlerini 77 yaşındaki Lula da Silva kazandı. Uzun yıllar siyasetin içinde bulunan eski metal işçisi, daha sonra sendika lideri Lula’nın siyaset öyküsü hayli ilginç. 1989 seçimlerinden beri İşçi Partisi’nin adayı olarak seçime giren Lula, üç defa sandıkta yaşadığı seçim yenilgilerinden sonra nihayet 2002 yılında oyların yüzde 60’ından fazlasını alarak iktidara gelmişti. Radikal görüşleri sebebiyle piyasanın tüylerini diken diken eden İşçi Partisi adayı, seçim sonuçlarının belli olmasıyla bir finansal paniğe de sebep olmuştu. Brezilya’nın mali yükümlülüklerini getirmeyeceği, finansal piyasalara kapanacağı korkusuyla kaçan sermaye, daha sonra yeni yönetimin verdiği garantilerle hızlı bir dönüş yaptı. Lula da Silva söz verdiği gibi eşitsizliklerin zirve yaptığı ülkede yoksullara yönelik destek programları geliştirecekti ama bunu piyasalarla kavga ederek yapmayacaktı. Brezilya’ya yatırım yapan iş insanlarının endişeye kapılmasına gerek yoktu.

Bu teminatlarla beraber ve 2000’li yılların başlarındaki küresel finansal genişlemenin etkisiyle Brezilya uçuşa geçti. Brezilya’nın ihraç ürünlerinin, emtiaların fiyatı yükseliyor, finansal genleşmenin etkisiyle sermaye gelişmekte olan piyasalara akıyordu. Pasta büyürken Lula birkaç dilimi toplumun alt kesimleriyle paylaşarak popülaritesini katlamayı başardı. Sadece fakirlerin değil aynı zamanda piyasanın da sevgilisi olmayı özel konjonktürün de katkısıyla becermişti. Sonucunda dört yıl sonra girdiği seçimlerden de büyük bir zaferle çıkarak, ikinci döneme hak kazandı.

2008 ekonomik buhranı herkesi olduğu gibi Brezilya’yı da ciddi biçimde vurdu ama yine her yerde olduğu gibi krize cevap olarak gelişmiş ülkelerin agresif parasal ve mali destek politikaları hızlı bir toparlanmaya imkân tanıdı. Böylelikle iki dönemini tamamlayan Lula, artık İşçi Partisi’nin yeni adayı olarak Dilma Rousseff’e el verebilecekti. 2010’da üçüncü defa solun adayı Brezilya’da iktidar koltuğuna oturdu.

Zamanı burada durdursak Türkiye ile Brezilya’nın iki binlerin ilk 10 yılındaki tecrübelerinde şaşırtıcı paralellikler mevcut. Ekim 2002’de gerçekleşen Brezilya seçimlerinden bir ay sonra Türkiye’de de genel seçimler yapılmış, Adalet ve Kalkınma Partisi, merkez partilerin beceriksizliklerine tepki olarak birinci parti olarak sandıktan çıkmıştı. Fakat seçim öncesi Londra’da yapılan roadshow’ların etkisiyle olacak, piyasa Brezilya seçimlerinde olduğu gibi panik yaşamamış, Türkiye’nin seküler kesimlerinin şaşkın bakışları altında bir zafer rallisi yapmıştı. Daha orta ve uzun vadede ise Brezilya’yı da uçuran küresel koşullar, Türkiye’nin 2001 yılında aldığı ağır yaraların hızla kapanmasına olanak tanımış, ülke vurduğu dipten hızlı bir toparlanmaya geçmişti. Yine Brezilya’da olduğu gibi ekonomi büyürken, Adalet Kalkınma Partisi de kendisine en büyük desteği veren alt kesimlere ekonomik açıdan ferahlama sağlayacak bazı politikalar uygulayabilmişti. Ve yine 2008 krizindeki tökezleme kısa ömürlü olmuş, bu arada 2009 yerel seçimlerinde iktidar en kötü sonuçlarından birisini almış ama hızlı bir toparlanmayla 2011 genel seçimlerinden zaferle çıkmıştı. Buraya kadar belli ölçülerde benzerliklerden bahsetmek mümkün. Ancak son on yılın hikayesi biraz farklılaşıyor.

2013’ten itibaren aralarında Türkiye ve Brezilya’nın da olduğu gelişmekte olan piyasalara para akışının yavaşlamasıyla sıkıntılar başladı. Brezilya’da İşçi Partisi’nin adayı Rousseff, 2014 seçimlerini kıl payı kazandı ama siyaset kazanı kaynamaya başlamıştı bile. İşçi Partisi yöneticileri etrafında saçılan yolsuzluk suçlamaları önce sokak gösterilerine, ardından da Rousseff’in görevden alınmasına kadar uzanan bir yargı sürecine kapı araladı. Yeni görev süresinin ancak yarısını tamamlayabilen Başkan, yerini yardımcısına devretmek zorunda kaldı. Dahası soruşturmanın bir ucu eski Başkan Lula’ya kadar uzandı ve yargılama sonunda 2018 yılında 12 yıl hapis cezası alarak cezaevine kondu. Yargı savaşları devam ederken Brezilya’da iktidar koltuğuna daha sonra ‘Tropiklerin Trump’ı‘ olarak tanınan Bolsonaro oturmuştu bile. Aşırı sağ olarak nitelendirilebilecek görüşleri, sıra dışı davranışlarıyla son yıllarda küresel siyasette görmeye başladığımız enteresan profillerden birisi haline gelen Bolsonaro’yla beraber Brezilya toplumunun kutuplaşması hızlandı. Lula’ya Yüksek Mahkeme’den tahliye kararının çıkması ve 2022 seçimlerine aday olacağının açıklanmasıyla da hararet iyice yükseldi.

Ekonomik koşulların ağırlaştığı, iktidarların sandıklarda ağır yenilgiler aldığı bir dönemde Lula gibi karizmatik bir lider önünde Bolsonaro’nun yarışı kıl payı kaybetmesi düşündürücü. Tıpkı ABD seçimlerinden sonra Trump yanlılarının yaptığı gibi Bolsonaro’nun destekçileri de bugünlerde seçimlerde usulsüzlük yapıldığını ve iptal edilmesi gerektiğini söylüyorlar. Onlara göre Lula’nın zaten hapishanede olması, aday bile olamaması gerekiyordu. Hatta bir kısmı Ordunun yönetime el koyması talebiyle sokaklarda gösteriler düzenliyorlar. Soğuk Savaş koşullarında böylesi bir beklenti karşılıksız kalmayabilirdi. 1964-1985 arasında yirmi bir seneyi askeri cunta yönetiminde geçiren bir ülke için bunlar hafife alınır riskler değil. Neyse ki ABD Başkanı Biden’ın Brezilya seçimlerinin adil olduğuna dair açıklaması böyle bir ihtimali büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Buna rağmen Bolsonaro taraftarlarının ve arkasındaki güç odaklarının bir süre daha ayak sürümeleri mümkün.

Bu seçimlere ilişkin Lula’nın zaferinden çok Bolsonaro’ya böylesine güçlü desteğin ve sağ siyasetin yeni mecrasını tartışmak gerekecek gibi görünüyor. Brezilya’nın sağ görüşlü seçmenlerinin ‘Venezüellalaşma‘ korkusunun ciddi olduğunu ve algıladıkları bu tehdidi engellemek için demokrasi kuralları dışına çıkmaya razı olabileceklerini de gözlemlemiş oluyoruz. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Brezilya’da da demokrasi ciddi tehditlerle karşı karşıya görünüyor. Yolsuzluk soruşturmasıyla başlayan iktidar çalkantısının sonunda eski Başkan Lula yeniden iktidar koltuğuna oturdu ancak önündeki yolun oldukça engebeli olduğunu söylemek mümkün. Bizde ise yirmi yıl önce iktidara gelen parti hala görev başında önümüzdeki seçimlere hazırlanıyor. Öte yandan iktidar partisinin değişmemiş olması gücü elinde tutanların değişmediği anlamına gelmiyor. Belki Türkiye ile Brezilya arasındaki temel fark bu.

Önümüzdeki bahar yapılacak seçimleri beklerken Brezilya’daki gidişatı da bir yandan takip etmekte fayda var. Bizim önümüzdeki yol da hem seçim öncesinde hem sonrasında benzer çalkantılar getirebilir.