Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
‘Siyasal İslam’ olarak adlandırdığımız bu dönüşüm, aslında imanın siyasete değil, siyasetin imana hükmetmeye başlamasının adıdır. Artık din, hakikati aramanın değil, gücü yönetmenin dili hâline gelmiştir. Bu, yalnızca dinin siyasileşmesi değildir, siyasetin kutsallaşmasıdır. Din, insanın iç dünyasında yankılanan ahlaki bir hakikat olmaktan çıkmış, iktidarların meşruiyet aracına dönüşmüştür.
İslam’ın özü tevhittir. Bu, parçalanmış hakikatleri birleştirme çabasıdır. Varlığın bütünlüğünü ve insanın özgürlüğüyle Tanrı’nın iradesi arasındaki hassas dengeyi korumayı amaçlar. Siyasal İslam bu bütünlüğü siyasetin dar sınırlarına hapseder. İlahî olanı beşerî düzenin çıkarcı diline dâhil etmeye çalışır.
Siyasal İslam bu yüzden dinin değil, dinin seküler türevidir. Görünüşte dindardır ama içeriğinde dünyevileşmiş bir hırs taşır. ‘Şeriat’ derken adaleti değil otoriteyi, ‘ümmet’ derken dayanışmayı değil itaati kasteder. Allah’ın hükmüyle değil, kendi çıkarıyla hükmeden her düzen, Tanrı’yı değil gücü yüceltir. İbn Haldun bu hakikati “Zulüm mülkü yıkar” cümlesiyle özetler.
Siyasal İslam, bu çağın en derin ironisidir. Bakın etrafınıza dine en çok atıf yapanlar, ahlakını en çok ihmal edenlerdir. Oysa Kur’an “Ey iman edenler, adaleti ayakta tutun” derken bir iktidar reçetesi vermez, adaletli olmayı emreder. Bu çağrının siyasete tercümesi ancak ahlakla mümkündür. Ahlak yoksa geriye ideoloji kalır. İslam’ın siyasalı yani.