Üniversitede 'akademik özgürlük' talep etmek puan getirir mi?
Ü

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

Beşinci yazı…

Ara vermek zorunda kaldığım üniversite yazılarına, çeşitli kaynaklar önererek devam ediyorum.

Puan-yayın-atıf-teşvik deliliği ile malul günümüz üniversitesine bir günde gelinmediği gibi, sorun yalnızca Türkiye’yi de ilgilendirmiyor. Fleming’in kitabını dördüncü yazıda anlatmıştım, Batı’nın halini anlatan çok güzel örnekler veriyor. Türkiye, o Batı’da yaşananı kendi ölçeğinde ve kendi kültürünce yaşıyor, siyasette de üniversite de. Ne güvencesizlik bizim icadımız ne de bilimsel bilginin atıf sayısına indirgenmesi. Buna mukabil Türkiye, özellikle ‘bizim icadımız’ sayılabilecek YÖK döneminde genel sorunları kendince deneyimledi. 1980 darbesinin ve YÖK ile kurulan sistemin üniversite için kırılma ânı olduğunu söylemek mümkün.

1990’larda hız kazanan piyasacı eğilim, bilimsel üretimin ‘olmazsa olmaz’ı akademik özgürlüğü giderek değersizleştirdi. Kurumların ‘işe adam yetiştirme’ ve ‘müteşebbisle işbirliği’ hevesi arttıkça, akademiyi akademi yapan ‘değerler’in ve ‘insanlar’ın sistem bakımından işlerliğini yitirmesi ve fakültelerin gelişkince dershanelere dönüşmesi kaçınılmazdı, öyle de oldu. Günümüzde, fazlaca yazmamış, ancak üniversite için eşi bulunmaz bir entelektüel kapasiteye sahip birinin akademide yeri yok.

12 Eylül sonrasında dershaneleşme sürecinin başlamasıyla akademik özgürlüğün değersizleşmesi eş zamanlı. Bu yazıda da bazı metinlerden söz etmek, daha önce ilgilenmemişleri haberdar etmek istiyorum.

Fotoğraf: AA

Meslektaşımız Aydın Selvioğlu 2016 yılında Korkut Boratav ve İsmail Beşikçi’yle söyleşi yapmıştı. Söyleşi Mülkiyeliler Birliği Dergisi’nin 40/1 sayısında yayınlandı: ‘Üniversite, Özerklik ve Derin Düşünme Üzerine I: İsmail Beşikçi ve Korkut Boratav ile Söyleşi. Mülkiye Dergisi, 40 (1), 285-306.’ Tarihimiz boyunca süren üniversite tasfiyesi hakkındaki soruya Korkut hoca, ülkedeki özgürlük ile akademideki özgürlük arasında bağ kurarak ve iş güvencesinin değerini vurgulayarak şu yanıtı vermişti (kısaltarak):

Üniversitelere sözü edilen saldırılar, bana göre, özel olarak üniversitelerle sınırlı değildir. Bazı dönemlerde eleştirel, özgür düşünce (Türkiye’de bu genel olarak ‘sol’ sınıflaması içinde yer alır) saldırı, baskı altındayken bu düşüncelerin üniversitelerdeki temsilcileri de nasiplerini almıştır. Buna karşılık aynı üniversitelerde düzenle barışık olan, derslerini, araştırmalarını fincancı katırlarını ürkütmeden sürdüren kişiler için sorun olmamıştır. Önemli bir kazanım, özerk devlet üniversitelerinde, yasal düzenlemeler ve zamanla oluşan teamüller sayesinde öğretim elemanlarının iş güvencesidir. Özellikle 1946 Yasası’nın katkıları ve 1960 sonrasında oluşan akademik teamüller sayesinde, solcu, ‘aykırı’ bilim insanları mesleklerini sürdürürken, eleştirel konumlarını koruyabilmişlerdir. Faşizmin yükseldiği askerî ve sivil dönemlerde üniversite özerkliği bu duruma son vermek için hedeflenir. Kabul edelim ki sevdiğin işi gönlünce yaptığın için devletten para almak, üstelik bu ‘iş’in bir bölümü, senin geçimini sağlayan devleti de sınırsızca eleştiri imkânı içeriyorsa, bir ayrıcalıktır. Bizler de bu ayrıcalığı korumanın mücadelesini elbette yapacağız.”

Hocanın ayrıcalık olarak adlandırdığı, işte, akademik özgürlüktür.

Selvioğlu, ‘özgürlük’ yoksunluğu nedeniyle uzun yıllarını cezaevinde geçiren İsmail (Beşikçi) hocaya, ilk olarak akademik özgürlük ile koşullar/yaşananlar arasındaki bağa dair sormuş ve Beşikçi şöyle yanıtlamış:

“Gerek Türkiye’de, gerek dünyada, üniversitenin temel sorunu ifade özgürlüğüyle ilgilidir. Bilim, bilim ortamında üretilir. Bilim ortamının oluşmasının temel koşulu ise o siyasal sistemde, ifade özgürlüğünün kurumlaşmış olmasıdır. İfade özgürlüğü kısıtlıysa, baskı altındaysa, orada bilim ortamı oluşamaz. İfade özgürlüğü kısıtlıysa, baskı altındaysa, akademik özgürlüğün hiçbir değeri yoktur. İfade özgürlüğü, özgür eleştiri kısıtlıysa, üniversite özerkliğinden, üniversitenin özgürleştirici niteliğinden söz edilemez. İfade özgürlüğü elbette tüm toplum içindir, tüm toplumun yararlanması gereken bir haktır. Bu, anayasalarda tüm topluma sağlanan bir haktır. İfade özgürlüğünün var olması bilimi üretmenin temel koşuludur. Yaşamak için hava almak gerekir, su içmek, yemek gerekir. Ama bunları sık sık ifade etmiyoruz. Bunları yaparak yaşıyoruz. Bilimin üretilmesinde ifade özgürlüğü de böylesine temel bir koşuldur. Ama bunu sık sık ifade etmek gereği duyuyoruz, çünkü ifadenin sık sık engellenmesiyle, sistematik olarak engellenmesiyle karşılaşıyoruz. İfade özgürlüğü bilim için temel bir koşul olmasına rağmen, Türkiye’de üniversitenin, ifade özgürlüğü diye bir sorunu yoktur. Türkiye’de üç üniversite olduğu dönemlerde, örneğin 1950’lerde de yoktu, günümüzde de yok. 1950’ler öncesinde zaten hiç yoktu… Günümüzde 200’e yakın üniversite var. Türk üniversitesinin ifade özgürlüğü diye bir sorunu yoktur.”

Beşikçi, çok acı bir gerçeği her zamanki gibi açık sözlülükle dile getiriyor. Türkiye’de üniversitenin ifade özgürlüğü diye bir sorunu yok. Akademik özgürlüğe, bilimsel ilkelere önem veren birileri var kuşkusuz, ancak bir kurum olarak üniversitenin ifade-düşünce özgürlüğü hevesi yok. 1960’ların üniversitesiyle karşılaştırırsak, bu konuda da şahken şahbaz olunduğunu söylemek belki daha doğru olur.

Burada okurun aklına şu soru gelebilir: “Özgürlük yoksa nasıl yazıyorsun(uz), nasıl var olabiliyorsun(uz)?” Bir konuyu gözden kaçırmamak gerekiyor. Özgürlüğünüzün sınırını yaptıklarınızdan çok yapamadıklarınız, izin verilmeyenler, yasaklananlar, söyleyemedikleriniz çizer. Ayrıca, eğer yazamadıklarınız, hiçbir zaman yazmayı düşünmedikleriniz ise zaten ifade özgürlüğü sorunuyla karşılaşmadan yaşar gidersiniz. Günlük yaşamdaki gibi, akademide de. Yukarıda alıntı yaptığım İsmail Beşikçi, o yıllarda Kürt sorunuyla ilgilenmeseydi ifade özgürlüğü gibi bir derdi olur muydu?

Şöyle devam ediyor Beşikçi: “İfade özgürlüğü sınırlıysa, üniversite özerkliğinin de bir anlamı yoktur. Özerklik, kendi kendini yönetim demektir. Yönetme gücünü kendinden almak demektir. Ama ifade özgürlüğü yoksa siz üniversitenizde, fakültenizde bölüm de kuramazsınız, o bölüme isim de veremezsiniz… Üniversite özerkliğinden önce, tüm toplum için ifade özgürlüğünü savunmak daha önemlidir. İfade özgürlüğü kurumlaşmamışsa, üniversite özerkliği bomboş bir yapıdır.”

O zaman soralım: Üniversitenin sorunlarını toplumdan ve siyasal koşullardan ayrı düşünmek mümkün mü? Değil elbette. Dolayısıyla, kuruma dışarıdan bakan farklı düzeyde çok bilmişlerin zannettiği gibi bir sırça köşk, cam fanus yok, akademinin yaşamında.

İsmail Beşikçi’den bir alıntı daha yapayım ki, ‘sınırlar’ hakkında akılda kalıcı örnek olsun: “Bilim pür olmalıdır, pür bilim yapılmalıdır. Üniversite mensuplarının, düşün hayatının, tutum ve davranışını resmî ideolojinin öncelikleri, direktifler belirlememelidir, bilim yönteminin gereklilikleri belirlemelidir. Bunu şu şekilde açıklamak istiyorum. 1970’lerin ortalarında, bir hoca, Kürtlerle ilgili olarak çok olumsuz bir tutum sergilemişti. Bunu sitem havası içinde başka bir hocaya anlatıyordum. Hoca, henüz olayı tam olarak anlatmadan, anlatamadan, ‘Pür bilim olmaz, bunu iyice kafana sok Beşikçi’ diye bana çıkıştı, ‘devletin de bazı hassasiyetleri vardır, bunları yok sayamazsın, pür bilim diye bilim olmaz, bunu unutma…’ Hocanın, anlatacaklarımdan daha önce haberi olduğunu fark ettim. O dönemde, artık resmî ideolojinin farkına varmıştım, bilincine varmıştım. Bilimsel gelişmenin önündeki en önemli engelin resmî ideoloji olduğunun farkındaydım, bilincindeydim. Ama hocayla tartışma gereğini duymadım.”

Anmak istediğim bir diğer metin, Taner Timur Hoca’nın Toplumsal Değişme ve Üniversiteler başlıklı kitabı. 2000 yılında yayımlanan çalışmanın sonlarına doğru Hoca, tarihin farklı dönemlerinde ortaya çıkan iki kavram olan ‘üniversite özerkliği’ ile ‘akademik özgürlük’ arasındaki ilişkiye değiniyor. Timur’a göre, “Türkiye gibi gerçek bir düşünce özgürlüğünü tarihinin hiçbir aşamasında yaşamamış bir ülkede bilim özgürlüğü de kendi geleneğini yaratamamıştır. Bu yüzden üniversite özerkliği hep korporatist bir esprinin, ‘meslek çıkarları’nın sınırları çerçevesinde düşünülmüş ve araştırma özgürlüğünün zırhı olarak algılanmamıştır. Toplumsal gelişme bu yönde bir etki yaptığı ve baskı kanunlarını zorlayan durumlar ortaya çıktığı zaman da ‘anarşi’ çığlıkları atılmış, bunlar üniversite içinden de büyük bir destek bulmuş ve çeşitli biçimlerde cezalandırmalar başlamıştır.” (349)

Taner hoca, üniversitelerin saygınlığının kalmadığını ileri sürüyor ve bir öneri yapıyor: “Bu üniversitenin bilimsel üretimini de Science Citaion Index’in ruhsuz rakamlarında değil, Türk toplumundaki ‘dayanılmaz hafifliğinde’ aramak gerekir.” Bu satırların 25 yıl önce kaleme alındığını hatırlatmak isterim.

Dizinin bu yazısını, özerklik yıllarının hocası Cem Eroğul’dan uzunca bir alıntıya bitirmek istiyorum: “Üniversiteler ile akademiler toplumların akciğerleri gibidir… Bunlar çökertilirse, toplum da soluksuz kalır… Bilimde nesnelliği sağlamanın en güvenilir yolu, üniversite mensuplarına birtakım dokunulmazlıklar tanımaktır. Uygar dünyanın ortak olarak tanıdığı bu dokunulmazlıkların başlıcaları şunlardır: Araştırma özgürlüğü, öğretim özgürlüğü, toplumdaki başat kanaatlere ya da hükümet yetkililerinin görüşlerine aykırı olanlar dâhil, düşüncelerini ve olgulara dair bildiklerini serbestçe yayma hakkı, bu özgürlükleri kullanma nedeniyle baskıya uğramama, işinden uzaklaştırılmama, kişi güvenliğinden yoksun bırakılmama güvencesi. Tıpkı milletvekillerine tanınan dokunulmazlıklar gibi, bunların da amacı kişileri ayrıcalıklı kılmak değil, işlevlerini layıkıyla yerine getirebilmelerini olanaklı kılmaktır… Kendilerine bu güvenceler sağlanmış olan bilim insanlarının ise, buna karşılık, bilim insanı sorumluluğu içinde davranmaları gerektiği tartışma dışıdır… Bilimle sanatın ve bunların ana kurumları olan üniversitelerle akademilerin saygı görmemesinin ne önemi var diye düşünenlere, Türkiye’nin bugünkü durumu yeterli bir yanıttır… Üniversitelerle ve akademilerle uğraşmanın, bilim ve sanat kurumlarını, kuruluşlarını yok etmenin, bilimcileri ve sanatçıları horlamanın bedelini, yalnızca doğrudan ilgililer değil, bütün toplum öder. Hem de yalnız bugünkü kuşaklar değil, yarınki kuşaklar da öder.”

Devam edeceğim…

Yazı dizisinin ilk dört yazısı:

  1. Üniversitenin-akademinin kamusal bir derdi var mıdır?
  2. Türkiye’nin üniversite tarihi aynı zamanda ‘tasfiyeler’ tarihidir
  3. 12 Eylül sonrası üniversite tasfiyesi ve bir ‘devlet dairesi’ …
  4. Karanlık Akademi: Üniversiteler Nasıl Ölür?